Avrupa Yolunda Türkiye, Europe Union Deutchland Derneğinde yapılan konuşma, Essen, 28 Şubat 2008

AVRUPA YOLUNDA TÜRKİYE 

TBMM AB Uyum Komisyonu Başkanı

Dışişleri Eski Bakanı

Yaşar YAKIŞ

tarafından Europe Union Deutschland Derneğinde yapılan konuşmanın metni

Essen, 28 Şubat 2008

Sayın Bayanlar,

Sayın Baylar,

            Europe Union Deutschland Derneği gibi prestijli bir kuruluşta bana konuşma imkanı verildiği için çok memnunum.

            Bu konuşmada Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılım yolundaki çabalarından ve karşılaştığımız zorluklardan bahsedeceğim.

            İlk söyleyeceğim şey Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılma fikrinin yeni ortaya çıkmış bir fikir olmadığıdır. Türkiye, 50 yıla yakın bir süreden beri bu yolda kararla ve azimle ilerlemektedir. Bu süre içinde kendisine düşenleri, bazan aksamalara maruz kalmakla birlikte, birçok yabancı gözlemciyi hayrete düşürecek ve hayranlığa sevk edecek biçimde yerine getirmiştir.

Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinin belli başlı aşamaları

Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinin belli başlı aşamalarını şöyle özetleyebiliriz:

–         Türkiye o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğuna (AET) üye olmak için 1959 yılında başvurmuştur.

–         1963 yılında AET ile bir ortaklık anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşma hazırlık, geçiş ve nihai aşamalardan sonra Türkiye’nin tam üyeliğini öngörmektedir.

–         Türkiye 1987 yılında AB’ye tam üyelik başvurusunda bulunmuştur.

–         1996 yılında Türkiye ile Avrupa Birliği arasında bir Gümrük Birliği kurulmuştur.

–         1999 Helsinki AB Konseyi’nde Türkiye’nin adaylığı resmen tescil edilmiştir.

–         2002 Kopenhag AB Zirvesi’nde,  “2004 yılındaki Avrupa Zirvesi’ne kadar Türkiye Kopenhag Siyasi kriterlerini yerine getirdiği takdirde” üyelik müzakerelerinin başlayacağına verilmiştir.

–         17 Aralık 2004’te AB Konseyinde, Türkiye’nin Kopenhag Siyasi Kriterlerini yeterince yerine getirdiği açıklanmış ve katılım müzakerelerinin 3 Ekim 2005’te başlaması kararlaştırılmıştır.

–         13 Ekim 2006 tarihinde tarama süreci bütün fasıllarda tamamlanmıştır.

–         12 Haziran 2006’da, daha bazı fasıllarda tarama süreci devam ederken,  Bilim ve Araştırma faslında müzakereler açılmış ve ayni gün geçici olarak kapatılmıştır.

–         2006 Haziran ayında “Bilim ve Araştırma” faslında müzakereler açılmış ve geçici olarak kapatılmıştır.

–         2007 Mart ayında “İşletme ve Sanayi Politikası” faslı,

–         2007 Haziran ayında da “İstatistik” ve “Mali Kontrol” fasılları müzakerelere açılmıştır.

–         2007 Aralık ayında “Tüketicinin ve Sağlığın Korunması” ve “Trans-Avrupa Şebekeleri” fasılları müzakerelere açılmıştır.

 

Böylelikle şubat 2008 sonu itibarıyla 7 fasılda müzakereler açılmış ve bunlardan biri de geçici olarak kapatılmış durumdadır.

Slovenya Başkanlık döneminde, yani 20207 yılının birinci yarısında, birkaç faslın daha açılmasını beklemekteyiz.

Müzakereler bu noktaya gelmişken, bazı ülkeler sanki Türkiye’nin AB’ye üye olması süreci yeni başlıyormuş gibi davranarak, bu üyeliğe çeşitli çerçeveler çizmeyi önermektedirler.

Burada Federal Şansölye Sayan Angela Merkel’in bir örnek davranışını zikretmek isterim. Seçim kampanyası sırasında Sayın Merkel, Türkiye’ye Avrupa Birliği içinde “ayrıcalıklı ortaklık” statüsü verilmesi gerektiğini savunuyordu. Seçimlerden önce Türk yetkililerle yaptığı görüşmelerde, partisinin tutumunun bu olduğunu, ancak iktidara gelirse, “ahde vefa” (Latince deyimiyle “pacta sund servanda”) kuralına göre Türkiye ile katılım müzakereleri o tarihe kadar başlamış olursa bu müzakereleri durdurmayacağını belirtmiştir. Sayın Merkel bu güne kadar verdiği bu söze aykırı herhangi bir tutum sergilememiştir.

Sayın Merkel, 2007 yılının birinci yarısında Almanya’nın AB dönem başkanlığı döneminde de ayni büyük devlet adamlığı vasfını ortaya koymuş ve Almanya’nın (veyahut da CDU/CSU’nun) Türkiye’nin AB üyeliği konusundaki tutumu ile AB’nin yetkili organlarının bu konuda aldığı kararları hiçbir zaman birbirine karıştırmamış ve bunları kendi çerçeveleri içinde tutmayı başarmıştır.

Biz, başka ülkelerin siyasi liderlerinin de Sayın Merkel’in bu örnek davranışından esinlenmelerini ümit ediyoruz.

Siyasi partilerin çeşitli uluslararası konularda birbirinden farklı görüşleri olması doğaldır. Bu bağlamda biz, Türkiye’nin AB’ye katılma sürecine karşı çıkan ülkeleri ve siyasi partileri Türkiye düşmanı olarak mütalaa etmiyoruz. Fakat dürüstlük adına bir konuda özen gösterilmesini istememizin de bizim hakkımız olduğunu düşünüyoruz: Türkiye hakkında eksik bilgilere dayanarak kamu oyunu veya parti tabanını yanlış istikamette yönlendirmenin hem Türkiye’ye hem de bu yanlış yönlendirmeyi yapan siyasetçilere zararı dokunur. Hiçbir ülke kusursuz değildir. Bir ülkeden bahsederken onun sadece eksikliklerine temas edilip üstünlüklerini görmezlikten gelmek dürüstlüğe sığmaz. Böyle hareket eden siyasetçilerin, kendi ülkeleri hakkında da benzer şekilde hareket edildiği zaman neler olacağını iyi düşünmeleri gerekir. Biz eksikliklerimizle ve fazlalıklarımızla Türkiye’yiz. Böyle olmaktan da gurur duyuyoruz ve eksikliklerimizi tamamlamak için samimi bir çaba içindeyiz.

Türkiye, Avrupa Birliğinden kendisine bir lütuf yapılmasını istiyor değildir. Öteki ülkelerden AB’ye girerken hangi koşulları yerine getirmeleri istenmişse Türkiye’den de ayni koşulların istenmesini doğal karşılıyoruz. Fakat hiçbir başka ülkeden istenmeyen koşulların Türkiye’nin önüne çıkarılmasını dürüstlükle bağdaştırmakta zorluk çekiyoruz.

Türkiye, AB’ye girdiği zaman Birliğe somut ve önemli katkılar yapabileceğine inanmaktadır.

Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin AB’ye ne yararı olur?

Almanya Avrupa Birliğinin sıradan bir üyesi olsa idi, Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin Almanya’ya sağlayacağı yarar Almanya’yı o kadar yakından ilgilendirmeyebilirdi. Fakat,  Almanya AB’nin en önemli lokomotiflerinden biri olduğu için bir bütün olarak AB’ye sağlanan yarardan en büyük payı alacak olan ülke  Almanya’dır.

Türkiye’nin AB’ye katılmasının sağlayacağı yararlardan önemli olan bazıları şöyle özetlenebilir:

a)      Türkiye’nin jeo-stratejik konumu

Türkiye’nin dünya coğrafyasında işgal ettiği yer, onu küresel sorumluluklar yüklenecek hiç bir devletin görmezlikten gelemeyeceği bir konuma getirmektedir. Çünkü Türkiye, Balkanlar, Orta-Doğu, Kafkaslar ve Karadeniz havzası gibi kuvvet dengelerinin kırılma noktasında yer almaktadır. Bu bölgelerden her biri de ön görülemeyecek kadar uzun bir süre boyunca dünyanın gündeminde kalacak bölgeler olarak görünmektedir. Avrupa Birliği veya Almanya, bu bölgelerde Türkiye ile işbirliği yapmadığı takdirde bir varlık gösteremez demek istemiyorum. Bu abartılmış bir iddia olur. Ancak, aşırı tevazu göstermeksizin şunu da söylemek gerekir ki, Avrupa Birliği, Türkiye’nin işbirliğini garanti ettiği taktirde, bu bölgedeki varlığını, daha kolay, daha etkili, daha az masrafla, daha az insan kaynağıyla ve daha az sıkıntıyla hissettirebilir.

b)      Enerji kaynakları

Orta-Doğu ve Körfez bölgesi dünyadaki enerji kaynaklarının esasen en önemli  bölümünü teşkil etmekte idi. Şimdi buna bir de Hazar havzası eklenmiştir. Her iki bölgenin istikrarlı olmasında Türkiye önemli roller yüklenebilecek durumdadır. Bu, hem her iki bölgeye de komşu olmasından, hem de istikrara katkıda bulunabilecek olanaklara sahip olmasından kaynaklanmaktadır.

Öte yandan Almanya Baltık Denizi yoluyla Rus doğal gazını tedarik etmek suretiyle, Rusya’dan gelecek doğal gaz konusunda Rusya ile öteki ülkeler arasındaki ikili anlaşmazlıklardan etkilenmeyebilir. Ancak, enerji tedarikinde güzergahların çeşitlendirilmesi kadar, enerji  kaynaklarının çeşitlendirilmesi de önem arz eder. Türkiye’ye Azerbaycan’dan, İran’dan ve Mısır’dan gelen doğal gaz ve Irak istikrara kavuşunca oradan gelebilecek doğal gaz, Avrupa için önemli bir alternatif kaynak teşkil etmektedir.

c)      Türkiye’nin askeri gücü.

Başta Balkanlar ve Kafkasya ve Orta-Doğu olmak üzere, dünyada Avrupa Birliğini yakından ilgilendiren istikrarsızlık bölgeleri mevcuttur. Bu bölgelerde istikrarı sağlamak çeşitli araçlar yanında askeri güce de ihtiyaç göstermektedir. Türkiye, bugün Kosova’da, Afganistan’da, Bosna-Hersek’te, Somali’de, Hebron’da, Lübnan’da uluslararası camia ile işbirliği halinde asker bulundurmaktadır. Afganistan’daki NATO birliklerinin iki kez liderliğini üslenmiştir.

NATO’da ABD’den sonraki ikinci büyük askeri gücüne sahip olan Türkiye’nin bu tür yerlerde yüklenebileceği önemli görevleri kolay kolay başka bir ülke yüklenemez. Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Sayın Chirac, 2004 AB zirvesinden önce Türkiye’nin oynayabileceği bu rolü şu sözlerle dile getirmişti: “Eğer Avrupa Birliği bir Serbest Ticaret Bölgesi olarak kalacaksa, Türkiye’yi kendi arasına üye olarak almasına ihtiyaç yoktur. Ancak AB, küresel sorumluluklar da yüklenmeyi öngörüyorsa, onu Türkiye olmadan yapamaz”. Sayın Chirac’ın bu belagatli ve veciz ifadesine benim ekleyebileceğim hiçbir şey yok.

Belki daha az bilinen bir husus, Türkiye’nin gerek siyasi, gerek stratejik bakımdan giderek önemi artan ve daha iyi anlaşılan “yumuşak güç”  açısından önemidir. Özellikle bulunduğu bölge hakkında yüzyıllara dayanan bilgi ve tecrübe birikimi, hemen bütün çatışma bölge ve noktalarında, taraflara erişimi, bölgedeki güvenilirliği, Türkiye’ye anlaşmazlıkların çözüme kavuşturulmasına değişik şekillerde katkıda bulunabilme imkanları sağlamaktadır. Türkiye’nin Arap-İsrail anlaşmazlığında, öteki ülkelerin yapamadığı şeyleri başarması bu özelliğinden kaynaklanmaktadır.

d)      Medeniyetler-arası diyalog

Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” adlı kitabını yazmasından ve özellikle New York’taki 11 eylül saldırılarından sonra İslam dünyası ile Hıristiyan dünyası arasındaki kırılma hattı genişlemeye başlamıştır. Türkiye’nin AB’ye girmesi, Doğu-Batı yakınlaşmasına hizmet edecek, çağdaş değerlerin Türkiye’yi çevreleyen  bölgelerde yaygınlık kazanmasına zemin hazırlayacak ve İslam alemine çok güçlü bir mesaj gönderecektir. Bu mesajın en önemli boyutu İslami değerler ile üniversel değerleri bağdaştırabilen bir ülkenin Avrupa Birliğine üye olabileceği mesajıdır.

e) Türkiye’nin ekonomik büyüklüğü

Türkiye halen dünyanın onyedinci büyük ekonomisi, AB’nin altıncı ticaret ortağı olup önümüzdeki  10 yılda Birliğin altıncı büyük ekonomisi olması beklenmektedir. 70 milyonluk böyle bir ülkenin AB sanayii için ne kadar büyük bir Pazar olduğunu takdir edersiniz.

Türkiye’nin üyeliği, AB şirketlerinin Orta Doğu ve Orta Asya piyasalarına erişim kazanmalarını kolaylaştıracak, genç nüfusu, AB’nin özellikle ekonomik  dinamizmini korumasında hayati rol oynayacaktır.

f) Almanya’nın özel durumu

Almanya, Türk kökenli yabancıların en çok sayıda bulunduğu ülke olması nedeniyle, bu bağlamda öteki AB ülkelerinden farklıdır. Türkiye AB’ye girse de girmese de Almanya’nın Türkiye ile ilişkileri çok boyutlu bir ilişkiler manzumesi olarak kalaclaktır. Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin bu ilişkiler manzumesine ekleyeceği pek az yeni unsur vardır.

Almanya’daki bazı siyasi partilerin Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusunda farklı düşünceleri olabilir. Biz onları Türk düşmanı olarak görüyor değiliz. Sadece eksik bilgilerle kamu oylarını yanlış yönlendirmelerine karşı çıkıyoruz. Türkiye tüm koşulları yerine getirmeden AB’ye katılacak da değildir. O koşulları yerine getirdiği zaman dünyanın dengelerinin nasıl olacağı, Türkiye’nin bu dengelerde oynayabileceğin rolün neler olabileceği bilinmeden, daha bu günden, o tarihte verilecek bir karar için olumsuz bir tavır takınmak bize gereksiz bir acelecilik olarak görünmektedir.

Irak’taki gelişmelerin nasıl bir seyir izleyeceği belli değildir; İran’ın uranyum zenginleştirme proğramının nereye varacağı bilinmemektedir: Lübnan’ın, Arap-İsrail anlaşmazlığının nereye varacağı belli değildir; Türkiye’nin bu bölgede istikrarın sağlanmasına nasıl katkılarda bulunabileceği belli değildir. Bu katkının AB için ne kadar önemli olacağı belli değildir. Bu kadar bilinmez varken, bazı AB üyesi ülkelerin daha uzun yıllar sonra verilmesi gerekecek bir kararın şimdiden yolunu kesmeleri bize makul görünmemektedir.

Ayrıcalıklı ortaklık bir seçenek midir?

Almanya ve Fransa başta olmak üzere bazı ülkelerde Türkiye’ye tam üyelik yerine AB içinde “ayrıcalıklı ortaklık”  adı verilen bir statü verilmesi yolunda görüşler serdedildiğini biliyorsunuz.

Türkiye’nin gündeminde böyle bir seçenek yoktur ve böyle bir konunun gündeme getirilmesine karşıdır. Çünkü, Türkiye Avrupa Birliği ile bir gümrük birliği içindedir. Müzakere eden ülke sıfatıyla da birçok katılım öncesi fonlardan yararlanmaktadır. Bu statü, herhangi bir ayrıcalıklı ortaklık statüsünden daha ileridir. Bazı ülkelerin AB’ye tam üye olmalarından sonra bile gümrük birliğine hemen girmedikleri hatırlanacak olursa Türkiye bu açıdan tam üye ülkelerden dahi daha ileri konumdadır.

Bu nedenle, bazı AB ülkelerindeki çeşitli siyasi partilerin dış politika konularında benimsedikleri çizgi yönünde politika yürütmelerini saygı ile karşılıyoruz; ancak bunun, uluslararası ilişkilerin en temel ilkelerinden biri olan ahde vefa (Latince deyimiyle pacta sund servanda) kuralına aykırı biçimde uygulanmasını kabul etmiyoruz.

Konuşmama burada son veriyorum. Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.