Türkiye’nin Orta Doğu Politikası, Tempo Dergisi ile Mülakat, 14 Ağustos 2006

TÜRKİYE’NİN ORTA DOĞU POLİTİKASI

14.08.2006

TEMPO DERGİSİNİN SORULARINA YAŞAR YAKIŞ’IN YANITLARI

SORU 1.  Türkiye Ortadoğu’da bir denge unsuru mudur/ olabilir mi?  (Cevabınız müspet ya da menfi olmasına bağlı olarak bunun şartları ve gerekçeleri nelerdir?)

CEVAP 1. Denge unsuru yerine, “istikrar unsuru” sözcüğünün kullanılması belki daha uygun olacaktır. Türkiye Orta-Doğu’da önemli bir ülkedir. Ancak bölgedeki gelişmeleri yalnız başına yönlendirmesi veya şekillendirmesi beklenmemelidir. Bu nedenle Türkiye’nin rolünü,  bölgedeki gelişmelere önemli katkılarda bulanabilecek bir ülke olarak nitelemek daha gerçekçi olur. Türkiye ekonomik olarak daha güçlendiği ve bölge sorunlarıyla daha yakından ilgilendiği takdirde Orta-Doğu’daki gelişmelere daha etkili katkılar yapabilir.

Türkiye, Ortadoğu ile köklü tarihi, kültürel ve geleneksel bağlara sahiptir. Bölgenin bütün halkları ve ülkeleri ile dostça ilişkiler içerisindedir. Türkiye’nin bölgede istikrar unsuru olmasını sağlayan etkenler arasında en önemlisi de esasen bu dostça ilişkilerdir.

SORU 2. Türk dış politikasının Ortadoğu ayağında AK Parti  iktidarında önceki dönemlere göre bir değişiklik var mıdır?

Cevap 2. Bir ülkenin dış politikası, bazıları kalıcı, bazıları değişken birçok unsurun etkisinde şekillenir. Kalıcı unsurlar, bir ülkenin coğrafi konumu, nüfusu, din ve mezheplere göre dağılışı, etnik yapısı, komşuları vs. gibi  hususlardır.

Bu unsurlarda kayda değer bir değişiklik olmadığı sürece, dış politikada da anlamlı bir değişiklik yapma ihtiyacı ortaya çıkmaz. Türkiye gibi, bölgesinde ağırlığı olan bir ülkenin dış politikasında bir değişiklik olduğu zaman, bu değişiklik, sadece Türkiye’de etkili olmakla  kalmaz, ayni zamanda bölgedeki dengeleri de etkiler. Bu nedenle dış politikada bir değişikliğe gidilmesinin gerçekten gerekli olup olmadığının soğukkanlılıkla enine boyuna değerlendirilmesi önem arz etmektedir.

Bu konuda bir hüküm verirken hatırda bulundurulması gerekli bir husus, şu anda yürütülmekte olan dış politikanın, zamanın deneyiminden geçmiş bir politika olduğudur. Zamanın deneyiminden geçmiş demek, mutlaka başarılı olduğu anlamına gelmez. Bazen başarılı, bazen başarısız olmuştur.

Bu ön bilgiden sonra, şimdi, sorunuza gelebiliriz. Evet, Türkiye’nin dış politikasının Orta-Doğu ayağında, AK Parti iktidarından önceki dönemlere göre, bazı üslup farkları vardır. Türkiye bu ülkelerin sorunlarıyla daha yakından ilgilenmektedir. Bölgede, kendi çıkarlarını daha uzun bir perspektife oturtan  bir politika izlemeye çalışmaktadır.

Bu politikanın bir başka önemli boyutu da, Orta-Doğu’daki ülkelerin AK Parti iktidarından sonra Türkiye’ye bakış açılarındaki değişikliktir. Bu ülkelerin Türkiye’yi şimdi kendilerine daha yakın gördüklerine işaret eden çeşitli göstergeler vardır.  1 Mart 2003 tezkeresinden sonra bölge ülkelerinin Türkiye bakış tarzları, Lübnan krizinde Türkiye’den beklentileri, bir Suudi kralının Türkiye’yi ikili temaslar çerçevesinde ilk kez ziyaret etmesi bu göstergelerden bazılarıdır.

SORU 3. Türkiye, nüfuz alanı bağlamında Ortadoğu’da bir tür yeni Osmanlı olabilir mi?(Osmanlı İmparatorluğu’nun eski topraklarında bugün pek çok devlet bulunuyor. Türkiye fiziki olmasa bile siyasi bir hükümranlık peşinde olabilir mi?) Böyle bir rol mantıklı mı? Böyle bir rol gerçek olursa bu Türkiye’ye biçilmiş bir rol mü olacaktır, Türkiye’nin kendine biçtiği rol müdür?

CEVAP 3. Çağımızda, Osmanlı’ya benzer çok etnili bir imparatorluğun yeniden ihyası gerçekçi bir proje değildir. Osmanlı ile birlikte Avusturya-Macaristan imparatorluğu birinci dünya savaşından sonra, İngiliz imparatorluğu ikinci dünya savaşından sonra, Sovyet imparatorluğu da 1990 larda dağılmıştır.

Osmanlı’dan kopmuş Orta-Doğu ülkelerinde Türkiye’yi seven, Türkiye’ye gıpta eden insanlar çok bulursunuz. Fakat, bir ülkeden ötekine farklar bulunmakla birlikte, genel olarak bu ülkelerde, Osmanlı dönemini daha çok olumsuz yanlarıyla hatırlama eğilimi yaygındır. Zaman zaman, bölge insanlarının Türklerle konuşurken, nezaketen kullandıkları olumlu sözlere bakarak, bu bölgede yaygın bir Türk hayranlığı bulunduğu sonucunu çıkarmak yanlıştır.

Osmanlı Devleti Orta-Doğu’dan çekildikten sonra Türkiye Orta-Doğu’ya sırtını dönmüştür. Bunda, Araplar tarafından arkadan vurulmuşluk duygusunun çok önemli rolü var.  Bu gerekçenin haklı olup olmadığının tartışılacağı yer burası değildir. Ancak, bu sırt dönmenin doğal sonucu olarak, Türkiye, bölgedeki karmaşıklıklara yabancıdır ve Orta-Doğu’daki dengeler hakkındaki bilgisi maalesef sınırlıdır. Bu bilgilerin çok büyük bir bölümü Batı kaynaklıdır. Dolayısıyla, bir Orta-Doğu ülkesinden beklenen vukuftan mahrumdur. Eski bir CİA analisti olan Graham Fuller, 2005 yılında yayınlanan bir makalesinde, “Türk Hariciyesi, Arapça bilen uzman yetiştirmemiş olmakla adeta övünür” diye yazıyordu.

Suriye ve Lübnan’da 6 Mayıs günü şehitleri anma günüdür. Bu tarih, 1916 yılında Şam’da ve Beyrut’ta, Osmanlı yönetiminden kurtulmak için yabancı devletlerle işbirliği yapan Arap milliyetçilerinin idam kararlarının infaz edildiği günün yıldönümüdür. İdamların infaz edildiği yer, bugünkü Beyrut’ta “Meydan-ı Şüheda (Şehitler Meydanı) olarak adlandırılmaktadır. Aradan geçen 90 yılda, gerek Suriye’de gerek Lübnan’da nice şehitler verildiği halde, 6 Mayıs günü, sadece Osmanlı’nın idam ettiği Arap milliyetçileri anılır. Fransız manda idaresi zamanında öldürülen, İsrail tarafından daha sonraki savaşlarda katledilen binlerce şehidin adı anılmaz.  Suriye ve Lübnan gazetelerinde Osmanlı zamanında idam edilenlerin fotoğrafları ve özgeçmişleri yayımlanır.

Şam’da görev yaptığım sıralarda, bir Suriyeli dostum, ilkokulda iken öğretmenlerinin, 6 Mayıs şehitler gününde öğrencileri Türkiye Büyükelçiliğinin önüne getirerek Büyükelçiliği taşlattırdıklarını anlatırdı.

Orta-Doğu’daki gelişmelere bu kadar uzun süre yabancı kaldıktan sonra Türkiye’nin bölgeye dönmesi, orada kendi aleyhindeki olumsuz ön-yargıları azaltması, bölge ülkelerinin güvenini kazanması kısa zamanda ulaşılabilecek hedefler değildir. Ancak bu uzun sürecin bir an önce başlaması gerekmektedir. Türkiye şu sıralarda işte tam bunu yapmaya çalışmaktadır.

SORU 4. Son dönemde giderek artan Şii etkinliğinin karşısında bir Sünni hattı oluşacak mı? Türkiye böyle bir hattın oluşması halinde içinde yer alır mı? Türkiye böyle bir hattın oluşması halinde içinde yer alır mı? Eğer alırsa buradaki rolü ne olur?

CEVAP 4. Türkiye, bu güne kadar bölgede mezhepler arası bölünmeye değil, bilakis, mezhepler arasında yakınlaşmaya katkı sağlayan politikalar üretmiştir ve mezhepler arası kavganın önlenmesi için çaba sarf etmiştir, etmeye devam etmektedir. En somut örneği de, Irak’ta kurulan yeni hükümete Türkiye’nin verdiği destektir.

Türkiye, sadece mezhepler arası uzlaşmadan, işbirliğinden değil, bölgedeki dinler arası işbirliğine de büyük önem atfetmektedir. Türkiye’nin bu yöndeki çabaları, BM tarafından oluşturulan “Medeniyetler İttifakı” girişimindeki öncü rolü ile de görülmektedir. Sayın Başbakanımızın, İspanya Başbakanı ile eş-başkanlığını yaptıkları girişimin amacı budur.

SORU 5. Siz Türkiye’nin Ortadoğu’da üstlenebileceği bir rol varsa hangi tanımlamayı uygun görürsünüz? (Ağabey, siyasi hükümran, nüfuz sahibi vs…)

CEVAP 5. Türkiye, Ortadoğu’da istikrara katkıda bulunan bir ülke olmayı hedeflemelidir. Bu alanda başarılı olursa, daha iddialı görevlere ancak böylelikle zemin hazırlayabilir.

SORU 6. Türkiye, Irak’ın kuzeyindeki Federal Kürt devletine  karşı nasıl bir tutum takınmalıdır?

Irak’ın federal yapısı içindeki federe Kürt devletiyle ilgili olarak ele alınması gereken iki konu vardır.

Bunlardan biri, bu federe devletin ileride bağımsızlığa yönelmesidir. Federe Kürt devletinin gelecekte bağımsızlığını ilan etmesi, Irak’ın parçalanması anlamına gelmektedir. Böyle bir gelişme Orta-Doğu’daki dengelerin bozulmasına yol açacaktır ki, bunun, öngörülmesi zor başka gelişmeleri de beraberinde getirmesi kaçınılmazdır. Bugünkü Orta-Doğu, böyle büyük bir depreme hazır değildir.

İkinci konu Kerkük’ün statüsüdür. Türkiye, her bakımdan Irak’ın adeta küçük bir modelini teşkil eden Kerkük’teki gelişmeleri de dikkatle izlemektedir. Kerkük bütün Irak halkına aittir. Hiçbir grup ya da topluluğun Kerkük üzerinde siyasi ve idari bakımdan tek başına hak iddia etmesine izin verilmemelidir. Kerkük nüfusunun etnik terkibini değiştirmek için bugüne kadar yapılmış olan oldu-bitti’ler kabullenilir de Kerkük’ün nüfus terkibi hep böyle imiş gibi takdim edilmeye çalışılırsa, Irak’ta iç istikrarsızlık için esasen mevcut olan sayısız sebeplere bir yenisi daha eklenmiş olacaktır. Eski defterler karıştırılmaya başlandığı zaman, nerede durulması gerektiğini belirlemek de zorlaşır. 1930 lu yıllarda Irak okullarında okutulan ders kitaplarında Kerkük’ün nüfusunun çoğunluğunun Türkmenlerden oluştuğu kayıtlıdır.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.