Türkiye’nin Lübnan’daki Uluslararası Güce Asker Vermesi, AK Parti MKYK toplantısına sunulan metin, 14 Ağustos 2006

Ankara, 14 Ağustos 2006

TÜRKİYE’NİN LÜBNAN’DAKİ ULUSLARARASI GÜCE ASKER VERMESİ

                                                                       Yaşar Yakış
Düzce Milletvekili

Lübnan’daki gelişmeler Türkiye için hem fırsatlar sunmakta, hem de riskler içermektedir.

Fırsatlar

Fırsatlar, Türkiye’nin uzun bir süredir sırtını dönmüş olduğu Orta-Doğu’da tekrar rol üstlenme imkanları doğmuş olmasıdır.  Böyle bir rol, Avrupa Birliğine karşı zaman zaman dermeyan ettiğimiz bir hususun da kanıtlanması anlamına gelecektir. Çünkü Türkiye, AB’ye yapabileceği katkıları sayarken, AB’nin Orta-Doğu’da taraf olabileceği bunalımlarda, Türkiye’nin kolaylaştırıcı rol oynayabileceğini her vesile ile dile getiregelmiştir. Bir bakıma Lübnan bunalımı, bu söylediklerimizin boş sözlerden ibaret olmadığını, eylemle de destekleyebileceğimizi ortaya koyma fırsatı sunmaktadır.

Riskler

Lübnan’da bir rol üstlenmenin riskleri ise, Lübnan’daki savaşın Lübnanlılardan çok, başka ülkelerin savaşı olmasından kaynaklanmaktadır. Sadece Lübnanlıların savaşı olsaydı dahi, Lübnan’ın zaten çok karmaşık olan etnik ve mezhepsel yapısı nedeniyle, o savaş da kendisine göre karmaşık yönleri olan bir savaş olacaktı. Buna bir de Lübnan’daki karışıklıkların iplerini başka ülkelerin çekmekte olduğunu eklersek, daha da ihtiyatlı olunması gereği ortaya çıkar.

Sayın Başbakanımız, eğer ateş-kes sağlanırsa, bir BM gücü oluşturulursa ve Lübnan hükümeti de bu gücü kabul ederse Türkiye’nin bu güçte yer alabileceğini beyan etmiştir. Lübnan’a gönderilecek uluslararası gücün görev tanımı, muhtemelen, İsrail’e yönelik Hizbullah tehdidini önlemek ve Hizbullah’ı silahsızlandırmak olacaktır.

Türkiye’nin böyle bir görev yüklenmesinin muhtemel yansımaları ne olacaktır?

Böyle bir rol her şeyden önce, ülke içinde bazı sorunlar yaratabilecektir.

Kamu oyumuz İsrail-Hizbullah çatışmasında, açıkça Hizbullah’tan yana bir tutum ortaya koymuştur. Hizbullah’ın yaralarının sarılması için Türkiye’de yaygın yardım kampanyaları düzenlenmektedir. Gerekçeleri iyi anlatılamadığı takdirde, bu kararımıza, partimizin tabanından olumsuz tepkiler gelebilecektir.

Öte yandan, eğer Türkiye asker gönderirse, Hizbullah’ın etkisizleştirilmesi çabalarına katılan Türk askeri ile Hizbullah’ın yaralarının sarılmasına katkıda bulunmaya çalışan Türk sivil toplum kuruluşları, bir bakıma arazide karşı karşıya kalacaklardır. Bu hiç görülmemiş bir durum değildir. Başka ülkelerin sivil toplum kuruluşları da zaman zaman kendi ülkelerinin askerleri ile karşı karşıya gelebilmektedirler. Ancak Türkiye’nin yurt dışındaki uygulamasında böyle bir durum ilk kez ortaya çıkmış olacaktır. Buna Türk kamu oyu alışık değildir.

Ayrıca, çatışmanın taraflarının, bir yanda Hizbullah ve onun arkasındaki Suriye ve İran ile öte yanda İsrail ve ABD olduğu açıktır. Bu saflaşmada, Türkiye, İsrail ve ABD ile birlikte, Suriye ve İran’ın ve Lübnan’da halkın çoğunluğunun desteğine sahip olan Hizbullah’ın karşısında yer almış olacaktır. Türkiye’nin böyle bir çerçevede görev alması, hükümete muhalif çevrelerce de, Türkiye’nin Müslümanlara karşı İsrail’in taşeronluğunu yapması şeklinde takdim edilecektir.

Hizbullah, şu sıralarda Lübnan halkının çoğunluğu tarafından desteklenmekle birlikte, Lübnan’ın içinde Hizbullah’a muhalif birçok kesimler bulunduğunu ve bu kesimlerin Lübnan’da istikrarı bozma yeteneklerine sahip bulunduklarını da göz ardı etmemeliyiz.

Fransa ile işbirliği

Türkiye Lübnan’a asker gönderecekse, orada, Fransa ile yakın işbirliği içinde olacağımız anlaşılmaktadır. Bunun da avantajları ve zorlukları olacaktır.

Avantajı, Fransa gibi, Türkiye’nin AB sürecinde güçlük çıkaran bir ülke ile işbirliği yapmak, bu ülkenin Türkiye hakkındaki olumsuz ön-yargılarının törpülenmesine yardımcı olmasıdır.

Fransa ile işbirliği yapmanın zorluğu ise şudur: Fransa, eski sömürgeci devlet olarak, Lübnan’da kendi gündemini oluşturmaya çalışacaktır. BM Güvenlik Konseyi Daimi üyesi sıfatıyla da, bu gündemi Güvenlik Konseyine onaylattırmaya çalışacaktır. Böyle bir gündem  Türkiye’ye makul görünenden farklı olabilir. O zaman Fransa ile işbirliğimiz zorluklarla karşılaşabilir.

Lübnan etnik ve mezhepsel açıdan öyle küçük parçalara bölünmüş bir mikro-kozmos’tur ki, orada birinin nasırına basmadan iş yapmak zordur.

Hizbullah, bugün, Lübnan toplumuyla geniş ölçüde bütünleşmiştir. Böyle bir ortamda, Hizbullah’ı etkisizleştirmeye yönelik her türlü harekete karşı çıkacak bir Lübnanlı fraksiyon her zaman bulabilirsiniz. Bu fraksiyonlar, çok-uluslu gücün bu faaliyetlerine karşı çıkmak veya onu sabote etmek suretiyle çok uluslu gücün işini zorlaştırabilirler.

Türkiye’ye karşı en bilenmiş Ermeniler Lübnan’dadır. İsrail 1983 yılında Lübnan’ı istila edinceye kadar  ASALA’nın merkezi Lübnan’da idi. En donanımlı eğitim kampları Lübnan’nın Bekaa vadisindeki Ancar köyünde idi. Bu terör örgütünün elemanlarının büyük bir bölümü halen Lübnan’dadırlar.

Ayrıca Lübnan’da güçlü bir Rum Ortodoks cemaati vardır.

Yıllar önce, sadece Bekaa vadisinde 85 000 civarında Güney-Doğu Anadolu kökenli Türk vardı. Gazeteci Mehmet Ali Birand’ın, Bekaa’daki bir PKK kampında yaptığı bir mülakatı yayımladığı için başı derde girmişti. Bu bölgelerde halen çok miktarda PKK sempatizanı veya militanı bulunabileceğini göz önünde bulundurmamız gerekir.

Bu toplulukların, Türk askeri Lübnan’a girdiği andan itibaren ona karşı mücadeleye başlayacaklardır demek istemiyorum. Ancak, Türk askerinin Lübnan toplumuyla birçok temasları olacaktır. Askeri birliklerimizin her türlü ihtiyaçlarını karşılayacak olan sivillerin arasında, Lübnan’daki her kesimden insan bulunacaktır veya sızabilecektir. Kendi ülkemizde karakol basmaya cesaret edebilen PKK’nın, Türk askeri tarafından Türkiye toprakları kadar iyi bilinmeyen Lübnan coğrafyasında bunu daha kolay yapabileceğini farz edebiliriz.

Lübnan’da Fransız hayranlığı ileri safhadadır. Bu nedenle, aralarında Türk askerlerinin de bulunacağı uluslararası gücün başarısını mümkün olduğu kadar Fransa’nın kredi hanesine kaydedecektir.

Bunlara ek olarak bir de, Lübnan’daki her kesimin kıskanç biçimde korumaya çalıştığı çıkarları vardır. Nüfusun % 15 dolaylarında bir bölümünü teşkil eden Maruniler, Lübnan’ın kendileri için kurulmuş bir devlet olduğuna inandıkları için devletteki müessiriyetlerinin azalmasına neden olabilecek her türlü gelişmeye şiddetle karşı koyacaklardır. Hizbullah’ın palazlanmasını istemezler ama İsrail’in de kendi ülkelerine zarar vermesini istemezler. Nüfusça daha az olan Dürzüler (% 5), Maruniler karşısındaki denge unsuru rollerinin aşınmasını istemeyeceklerdir. Lübnan’ın ince zanaatkarlık işlerini ellerinde bulunan ve ülkenin zengin sınıfını oluşturan Ermeniler, kendi çıkar düzenlerinin etkilenmesini istemezler ve Türk askerinin yaptıkları arasında Ermeni çıkarlarını olumsuz yönde etkileyecek bir şey olursa, bu tür konuları boyutlarının ötesinde büyüterek dünya kamu oyuna takdim etmeye çalışacaklardır.

Başka bir deyişle, Lübnan’da herkes, uluslararası gücün ve bu arada Türk askerinin, her şeyi tam kendi çıkarlarına uygun biçimde yapmasını bekleyecek ve isteyecek ve bundan en ufak bir sapma olursa, şiddetle karşı çıkacaktır.

Yukarıda zikredilenlerden daha önemlisi, Türkiye’nin Lübnan’da başarı göstererek uluslararası ağırlığının artmasını temenni edecek ülke sayısının çok olmamasıdır. Türkiye’nin itibarının artmasını istemeyen ülkeler, kestaneyi ateşten Türkiye’nin çıkarmasını bekleyecekler, fakat bunun meyvelerini Türkiye’nin toplamasını istemeyeceklerdir.

Bir başka deyişle, Türk askerinin Lübnan’da görev alması, dikensiz bir gül bahçesi değildir.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.