TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI

YAŞAR YAKIŞ
Türkiye Büyük Millet Meclisi AB Uyum Komisyonu Başkanı
Dışişleri Eski Bakanı / AK Parti Düzce Milletvekili

Türkiye’nin 1923’ten bu yana dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yakış: 1923’ten bu yana dış politikamızı belirleyen unsurlardan birincisi ve en önemlisi, Misak-ı Milli sınırlarını korumak olmuştur. Osmanlı’nın parçalana parçalana küçülmüş topraklarını koruma içgüdüsü Cumhuriyet Türkiyesinin dış politikasının önemli parametrelerinden birini teşkil etmiştir. Bu dönemin diplomasisi, Lozan Antlaşması’ndan memnun olmayıp, Sevr’e geri dönmek isteyen çevrelere karşı Misak-ı Milli sınırlarını korumaya öncelik vermiştir.

Suriye ile bir sınır anlaşmazlığımız varmış gibi bir görüntü mevcuttur. Fakat bu konuya boyutlarının ötesinde bir anlam izafe etmek yanlış olur. Suriye, Lozan Andlaşmasıyla çizilen sınırlarımızı kabul etmekte, ancak 1939 yılında Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul etmemektedir. Bununla birlikte Suriye, bu konuyu güncel tutma yönünde herhangi bir girişimde bulunmamakta; ancak, gündemden çıkardığını da ilan edememektedir. Bunu, bitkisel hayata girmiş ve tekrar normal yaşama dönme umudu kalmamış bir hastaya benzetebiliriz. Ancak kimse, hastaya yaşam desteği veren elektrik fişini çekmeye de cesaret edememektedir.

İkinci dünya savaşından sonra Sovyetler Birliğinin Türk boğazlarının kontrolünde söz sahibi olma ve Kars ve Ardahan’ın Sovyetler Birliğine katma yolundaki talepleri Türkiye’yi yeni bir tehdit karşısında bırakmıştır. Bu tehdit, Türkiye’yi ittifak arayışına itmiş ve NATO ittifakına girmek istemesi bu tehdidin sonucu olmuştur. NATO’ya girdikten sonra artık sınırlarımıza tecavüz edilemeyeceği düşüncesi yavaş yavaş yerleşmiştir.

1923 yılından bu yana Türkiye’nin dış politikasını belirleyen unsurlardan ikincisi Türkiye’nin Orta Doğu’ya yönelik politikasının geçirdiği evrimdir. Türkiye, Osmanlı Devleti’nin son yıllarında Araplar tarafından ‘arkadan hançerlendiğine’ inandığı için, Arap dünyasına veya Ortadoğu’ya sırtını dönmüş bir politika izlemiştir. Bu politika aynı zamanda Atatürk’ün Türkiye’yi modernleştirme politikası ile çakıştığı için, bazı çevrelerce yanlış yorumlanmış ve Türkiye’nin daha uzun süre Orta Doğu’ya sırtını dönük kalmasına gerekçe olarak kullanılmıştır. Hâlbuki Atatürk bir Orta Doğu ve Arap ülkesi olan Irak’ı da Sadabad Paktı’na alarak Türkiye’nin batıya yönelmesi ile bölge ülkeleriyle de iyi ilişkiler içinde bulunmasının birbiriyle çelişen bir politika olmadığına somut bir örnek de vermişti. Daha sonraki yıllarda, sanki Türkiye hem Batı’ya hem Ortadoğu’ya yönelemezmiş gibi bir hava yaratılmıştır. 2000 li yıllarda izlediğimiz Orta Doğu politikası Atatürk’ün izlediği çok yönlü politikaya yeniden dönüş olarak nitelendirilebilir. Bu politikayı şöyle özetlemek mümkündür: Türkiye’nin Batı’ya yönelmesi aynı zamanda Ortadoğu ile, Balkanlar’la ve Orta Asya ile ilgilenmesine engel değildir, bu bölgeler Batı’ya bir alternatif değildir. Aksine Orta Doğu’da ne kadar güçlü olursanız, Avrupa Birliği sizi o kadar ciddiye alacaktır. Avrupa Birliği süreci ne kadar güçlü ilerlerse Orta Doğu sizi o kadar ciddiye alacaktır. Birbirlerinin alternatifi olmak şöyle dursun, bunlar birbirlerini güçlendirici, birbirlerini tamamlayıcı unsurlardır. Şimdi bu noktaya gelinmiştir. 1923 ten bu yana 90 yıldan beri izlenen dış politikanın en kısa özeti budur.

Belirtilen tarihten bu yana herhangi bir sapma ya da yön değişikliği gözlemlediniz mi?

Yakış: Yön değiştirmeden ziyade üslup farkları olmuştur. Çünkü dış politikayı belirleyen parametreler vardır. Bu parametreler coğrafyadır, komşularınızdır, nüfusunuzdur, yeraltı kaynaklarınızdır; din, dil, kültürel mensubiyet gibi unsurlardır. Bu parametreler değişmediği sürece bir ülkenin dış politikası kolay kolay değişmez, Türkiye’nin dış politikasında ana parametreler hep aynı kaldı, ama hükümetten hükümete üslupta değişiklikler olabilir. Dolayısıyla bir sapma olarak nitelendirilebilecek bir değişiklik görmüyorum. Dediğim gibi, doğru bildiğiniz genel istikamette yürürsünüz, ama bir yerde önünüze bir tepe çıkar, o tepenin etrafından dolaşmak için yönünüz biraz değişebilir, fakat tekrar gittiğiniz istikameti tutturursunuz. Bence Türkiye dış politikasında 1920’lerde belirlediği genel istikameti istikrarlı bir şekilde sürdürmektedir.

Türk dış politikasında değişmez ilkeleri ve değişmez uygulamaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Böyle değişmezler var mıdır?

Yakış: Az önce belirttiğim hususlar değişmezlerden ziyade onu oluşturan, şekillendiren parametrelerdir. O parametreler sabit kaldığı sürece dış politikada kolay kolay değişiklik olmaz.

Türk dış politikasında ciddi bir yön arayışı olduğunu düşünüyor musunuz? Türkiye Batı’ya alternatif geçmişte aramış mıdır, şu an aramakta mıdır?

Yakış: Zaman zaman çeşitli yabancı ülkelerde Türkiye’nin kendine bir kimlik arayışı içinde olduğuna dair görüşler serdedildiğini görürsünüz. Türkiye Orta Doğu’lu, Müslüman bir ülke mi, yoksa Batılı, laik bir ülke midir? Ben, böyle bir soru sorulmasını haklı gösterecek bir ortam görmüyorum. Türkiye kimliğini kazanmış bir ülkedir ve kendisine bir kimlik arayışı içinde değildir. Bir ülke hem Müslüman, hem de seküler olabilir. Yani halkının çoğunluğu Müslüman olabilir, ama devlet laik olabilir. Halkın % 99’una yakını kendisini Müslüman olarak tanımlıyor, böyle bir ülke laik olamaz diye bir kural yoktur. Zaman zaman dış basında görürsünüz: “Türkiye kendisini nasıl tanımlıyor? Kendisini nereye oturtuyor?” diye. Bunun cevabı basittir. Türkiye şu anda nerede ise kendisini oraya oturtuyor. Nüfusun büyük bir kısmı Müslüman, laik bir ülke, aynı zamanda Ortadoğu ülkesi, aynı zamanda Balkan ülkesi ve aynı zamanda Kafkaslar ülkesidir. Bir bakıma bunların hepsidir. Bu vasıflar Türkiye’nin dış politikasındaki parametre zenginliğini ortaya koymaktadır. Türkiye bunların hepsinden birer parçadır ve Türkiye’nin kimliği işte budur.

Türkiye’nin Batı ile ittifak ilişkilerinde (NATO, AB, vd) ciddi sorunlar görüyor musunuz?

Yakış: NATO’da daha az sorunlar görüyoruz, çünkü savunma alanında Türkiye Batı ittifakına çok büyük katkılarda bulunuyor. Ayrıca NATO ile ilgili konularda kararları genellikle hükümetler verirler. Hükümetler de kararlarını, somut verilere dayalı dosya bilgilerine göre verdikleri için ulusal çıkarlar daha hassasiyetle korunur.

Avrupa Birliği üyeliğinde ise ilişkiler o kadar pürüzsüz değildir. Çünkü Avrupa Birliğinde ulusal parlamentolar ve giderek artan bir şekilde Avrupa Parlamentosu da karar alma sürecinde etkili roller üstlenmektedir. Yeni ülkelerin Avrupa Birliği’ne katılması konusundaki karar yetkisi ise, hiçbir AB ülkesinde hükümetlere bırakılmamıştır. Bu yetki ya parlamentolara verilmiştir veya karar referanduma sunulmaktadır. Yeni üye kabulünün parlamento tarafından mı yoksa referandumla mı onaylanacağı hususundaki karar yetkisi esas itibariyle hükümetlere aittir. Ancak, Fransa, hükümetin bu yetkiyi dilediği gibi kullanması imkânı varken, söz konusu yetkiyi hükümetin elinden alarak referanduma gitmeyi anayasal bir zorunluluk haline getirmiştir. Dolayısıyla Fransa ve ona katılabilecek bazı başka AB ülkelerinde, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımı hükümetlerin verecekleri kararlarla değil, daha çok duygularına göre hareket eden sokaktaki insan tarafından belirlenecektir. Birçok ülke referanduma gitmeksizin Türkiye’nin katılması konusunu parlamentolarının onayına sunabilir. Parlamento onayının referandumdan farkı şudur: Referandumda halkın nasıl oy vereceği kolay kolay kestirilemezken parlamento onayında, hükümeti oluşturan partiler kendi milletvekillerine hâkim olabilirlerse onları şu veya bu yönde oy vermeye yönlendirebilirler. Bu nedenle Türkiye için referandum, parlamento onayına nazaran daha risklidir.

Dolayısıyla NATO’daki durumumuz başka, Avrupa Birliği’ndeki durumuz başkadır. OECD vs gibi siyasi boyutu nisbeten az öteki Batılı uluslar arası kuruluşlarda Türkiye’nin üyeliği fazla tartışılmıyor, sorgulanmıyor da.

Türkiye’nin NATO ile olan ittifakı Türkiye’ye hangi faydaları sağlamıştır? Maliyeti ne olmuştur? Maliyeti karından çok mudur?

Yakış: Bu konuda sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için Türkiye’yi NATO üyeliğine götüren koşulları iyi tahlil etmemiz gerekir. Sadece İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra değil, Rusya, daha Çarlık zamanından beri “sıcak sulara inme” politikası izliyordu. Bizim Deli Petro dediğimiz, onların Büyük Petro dedikleri Çar Petro I, 1703 yılından itibaren donanmasını güçlendirmek suretiyle Rusya’nın gücünü Batılı devletler seviyesine yükseltmeye çalışıyordu. Donanmasını güçlendirmeyi de sıcak sulara inmek için istiyordu. 1700’lerdeki tablo böyleydi. 1800’lere geldiğimiz zaman Rus Çarı Alexander I ile Fransa İmparatoru Napolyon dünyayı nüfuz bölgelerine bölmek için müzakereye oturdukları zaman Çar, Türk Boğazları üzerinde kontrol hakkı istiyor. Çar’ın bu talebine karşı Napolyon’un verdiği cevap ilgi çekicidir: “Constantinople? Mais Constantinople, c’est l’Empire du monde.” yani “İstanbul mu? Ama İstanbul dünya imparatorluğu demektir” diyor. İşte Çar Alexander’in 1800 lerde İstanbul konusundaki niyetleri ve Napolyon’un bu konudaki değerlendirmesi böyle idi. İkinci dünya savaşı yıllarına gelindiği zaman ise, Rusya’nın sıcak sulara inme politikası halen güncelliğini koruyordu. Yalta ve Tahran Konferanslarında Stalin, Boğazlar konusunu hep gündeme getirmiştir. Rusya Türk boğazlarının kontrolünde hep “effective guarantee” diye adlandırdığı bir kavramı ileri sürüyordu yani “müessir güvence” istiyordu. Müessir güvence Türk boğazlarında kendisinin de asker bulundurma hakkı anlamına geliyordu. Bu konuda Stalin Potsdam’da, ne Churchil’in ne de Roosevelt’in o tarihte farkına varamadığı bir ibareyi toplantı tutanağına geçirtmeyi başarmıştır. Potsdam’ın tutanaklarında boğazlar konusu, “The future of the Turkish straits will be determined between each of the governments and the government of Turkey” şeklinde yer alıyor. Yani “Türk boğazlarının geleceği, ilgili hükümetler ile Türk hükümeti arasında belirlenecektir” diyor. Stalin’in tutanağa böyle bir ibare koydurmasının amacı savaştan sonra Türkiye’yi Rusya’nın karşısında yalnız bırakmak ve öteki müttefiklerin, yani İngiltere ve ABD’nin, bu ikili müzakerede hazır bulunmalarını önlemek idi. Nitekim savaştan sonra Rusya, tutanaktaki bu ibareye dayanarak, Türk boğazlarının geleceğini Türkiye ile ikili düzeyde görüşmek için teşebbüste bulunmuştur. Rusya’nın bu teşebbüsü üzerine Türkiye endişeye kapılmış, hemen İngiltere ve Amerika’yı haberdar etmiştir. Onlar da Potsdam’daki mutabakatlarının böyle olmadığını; Türk boğazlarının geleceği hakkındaki görüşmelerin “ilgili hükümetlerden her biri ile Türk hükümeti arasında” değil, “ilgili hükümetler ile Türk hükümeti arasında” olması gerektiğini söylediler (“not between each of the governments and the government of Turkey” but “between the interested governments and the government of Turkey”). Tutanak Sovyetlerin söylediği gibi olduğuna göre, Churchill ve Roosevelt’in burada Stalin’in oyununa geldikleri anlaşılıyor. İşte, ikinci dünya savaşı sonrasında Türkiye’yi Batı’da kendisine müttefik arayışına iten olay, Sovyetler Birliğinin bu girişimi olmuştur.

Ancak şimdi nasıl birçok AB ülkesi Türkiye’nin AB’ye katılmasına karşı çıkıyorsa, o tarihte de birçok NATO ülkesi Türkiye’nin NATO’ya katılmasına karşı çıkıyordu. Bu ülkeler “Türkiye bir Asya ülkesidir Kuzey Atlantik bölgesiyle ne alakası var” görüşünü ileri sürüyorlardı. Türkiye ancak Kore’ye asker göndermek, orada büyük yararlıklar göstermek suretiyle, bu kanaatin biraz yumuşamasını sağlamıştır Kunuri Savaşı adı verilen çatışmada, Türk birliği müttefik kuvvetleri kuşatmak isteyen Kuzey Kore kuvvetlerine karşı üç gün süren savaşta büyük bir direnç göstermiş böylelikle müttefik kuvvetlerin çekilebilmeleri için zaman kazandırmıştır. Bu savaşta Türk birliği 218 i ölü olmak üzere 767 zayiat vermiştir. ABD, Türk askerinin bu başarısını gördükten sonra Türkiye’nin NATO’ya girmesi için ısrar etmiş ve müttefiklerini ikna etmiştir.

Bu uzun tarihi arka planı şunun için verdim. NATO’ya girme teşebbüslerinin başlatılması kararı, Türkiye’nin Rusya karşısında yalnız bırakılabileceği endişesinin ortaya çıktığı bir dönemde alınmıştır ve Türkiye ittifaka girdikten sonra, Batı ittifakına önemli katkılarda bulunmuştur. Sovyetler Birliği’yle ortak sınırı olan tek NATO ülkesi Türkiye idi. Norveç’in kuzeyinde Spitsbergen takımadalarında, Norveçliler Ruslarla birlikte maden çıkarmaktadırlar. Ancak bu takımadalarının etrafındaki deniz çoğu zaman buz tuttuğu için bu bölgenin askeri açıdan önemi Kafkaslardaki Türk-Sovyet sınırı ile mukayese edilemez. Dolayısıyla Türkiye NATO için böyle “benzersiz” bir konumdadır. Bu sayede Türkiye Batı’da kendisine bir yer yapmış, şimdi de onu Avrupa Birliği sürecinde kullanmaktadır. Bunu sadece biz kullanmıyoruz. Avrupa Birliği’ne bizim de katılmamızı destekleyen birçok ülke de, Türkiye’yi NATO içindeki ortaklığı nedeniyle destekliyor. O zamandan biriktirdiğimiz krediyi şimdi kullanıyoruz. Türkiye NATO’ya girmekle doğru hareket etmiştir.

NATO, meşhur “Johnson Mektubu”yla Kıbrıs’ta bizden vazgeçebileceği havasını yaratmıştır. Ancak sonradan Amerika’nın yanlış yaptığını yine Amerikan yönetimi de kabul etmiştir. ABD daha sonra da, 1970 lerin ortasında Kıbrıs nedeniyle Türkiye’ye ambargo uygulamıştır. “Vuku bulan her şeyde hayır vardır” özdeyişinde olduğu gibi, Türkiye, bu ambargo sayesinde, savunma sanayiinde dışarıya aşırı bağımlılığın zararlarını öğrenmiştir.

Türk diplomasisi NATO’dan birçok şey öğrenmiştir. Haftada bir gün (galiba Salı günü olacak), NATO Konseyi Büyükelçiler düzeyinde toplanır. Orada, batı dünyasının en büyük devletleri olan ABD, İngiltere Fransa, Almanya ve İtalya’nın Büyükelçi düzeyindeki Daimi Temsilcileri, son bir hafta içinde dünyada vukua gelen olayların değerlendirmesini yapıyor. Türkiye bu değerlendirmelere katkıda bulunuyor. Dünyadaki gelişmeleri nasıl yorumladığını Batılı müttefikleriyle paylaşıyor. Ayni şekilde yılda en az iki kez Dışişleri ve Savunma Bakanlarımız üye ülkelerin bakanlarıyla bir araya geliyor, onlarla müzakereler yapıyor ve çeşitli konularda görüş alış verişinde bulunuyor. Bu ortama sadece katılma hakkınız olmasının dahi, sizin üçüncü ligden ikinci lige yükselmeniz gibi sembolik bir anlamı vardır.

NATO üyeliğimizden askerlerimiz de çok şey öğrenmişlerdir. Her şeyden önce, çok uluslu bir karargâhta dünyanın en gelişmiş ülkelerinin askerleriyle ast-üst ilişkisi içinde birlikte çalışmak başlı başına bir eğitimdir. Çokuluslu bir ortamda çalışmak, insana kendisini başka ülkelerin benzer işlerini yapan insanlarıyla karşılaştırma imkanı verir. O yabancılara karşı kendi üstünlüklerinin veya eksikliklerinin neler olduğunu öğrenmek ve tartmak fırsatı verir. Bu çok değerli bir fırsattır. NATO’da görev yapan her düzeydeki subaylarımızın görev yaptıkları NATO ülkelerinde, sivil-asker ilişkileri de dâhil olmak üzere askerin bir ülkedeki rolü konusunda muhtemelen birçok ilgi çekici gözlemleri olmuştur. Son yıllardaki Genelkurmay Başkanlarımızın ve çok sayıdaki üst rütbeli subaylarımızın tutumlarından ve söylemlerinden, görev yaptıkları Batı ülkelerindeki uygulamaları çok iyi gözlemlemiş ve onu özümsemiş olduklarını gösteren çok sayıda işaret vardır. Rahmetli Deniz Kuvvetleri Komutanı, Güven Erkaya ile aynı dönemde NATO’da görev yaptık. Kendisiyle sohbetlerimiz sırasında “Milli Savunma Bakanının Genelkurmay Başkanından önce gelmesi gerektiğini; nitekim NATO’da Türkiye dışında bütün ülkelerin uygulamasının böyle olduğunu” söylüyordu. Örneğin NATO’nun Savunma Planlaması Komitesi, Savunma Bakanları düzeyinde toplanacağı zaman, önce, üye ülkelerin Genelkurmay Başkanları bir araya gelirler ve kendi amirleri olan Savunma Bakanları toplantısının hazırlığını yaparlar. Türk Genelkurmay Başkanı da bu toplantıya hiyerarşide kendisinden daha sonra gelen bir Bakan’ın toplantısının hazırlığını yapmak üzere katılır. Bu işte bir terslik olduğu açıktır.

Kısaca, NATO üyeliğimizin, hem diplomasimizin hem de askeriyemizin batı normlarını içselleştirmesine önemli katkısı olduğu kanısındayım.

Sizce Türk dünyası bir alternatif olabilir mi?

Yakış: Bu sorunun biri kısa, öteki uzun olmak üzere iki cevabı var. Kısa cevabı “Hayır olamaz”dır. Uzun cevaba gelince, herhalde bu soruyla, Türk dünyasının Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine bir alternatif olup olamayacağını soruyorsunuz. Avrupa Birliği üyeliği, Türkiye’nin Cumhuriyetin ilanından sonraki en büyük çağdaşlaşma projesidir. Başka ülke gruplarıyla Türkiye’nin yapacağı daha ileri düzeydeki işbirliğini bu proje ile mukayese etmek veya onları Avrupa Birliğine katılım sürecinin alternatifi olarak görmek yanlıştır. Bu mukayese, Türkiye’nin Türkçe konuşan ülkelerle ilişkileri için geçerli olduğu gibi, İslam âlemi, Orta Doğu ülkeleri, İran, Rusya gibi ülkelerle ilişkileri için de geçerlidir. Türkiye’nin bu ülkelerle ilişkilerini daha da geliştirmesi Avrupa Birliği süreci olsa da olmasa da gereklidir. Daha önce de söylediğim gibi bunlar birbirlerinin alternatifi değil, aksine, tamamlayıcısıdırlar. Türkiye Avrupa Birliği’ne katılım sürecinde ne kadar mesafe kaydederse, Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerinde veya genel olarak Türk dünyasında o ölçüde ciddiye alınır. Bu yaklaşımın tersi de doğrudur: Türkiye bu ülkeler nezdinde ne kadar aktif olursa ve kendisine yer yaparsa Batı dünyası Türkiye’yi o ölçüde ciddiye alacaktır.

Türkdilli ülkelerle ilişkilerimize biraz daha yakından baktığımızda gördüklerimizden bazıları şunlardır:

Bunlardan biri, Rus kültürünün bu ülkelerdeki etkisinin halen yüksek düzeyde olmasıdır. Bu ülkelerin birçoğunda, örneğin karı-koca bir Azeri, Kazak, Kırgız veya Özbek, hele eğitimli ise, kendi aralarında dahi anadillerinde değil Rusça konuşmayı tercih edenler vardır. Bunun yadırganacak bir yanı yoktur. Türkiye’de de anadili Kürtçe olan iki üniversite mezununun kendi aralarında Kürtçe değil Türkçe konuşmaları gibi bir şeydir. Bu uygulamanın bir iki kuşak daha sürmesi mümkündür. Dil, ekonomik alanda işbirliği yapmamız için bir engel değildir. Ancak, ortak bir dilin ekonomik ilişkileri çok kolaylaştırdığını da gözden uzak tutamayız.

İkincisi, Türk halkının Türkdilli ülkelerin halkları için beslediği duyguların aynisini onların da bizim için beslemekte olduğunu farz etmemeliyiz. Çünkü, unutmayalım ki, bu ülkelerin halkları, Sovyet döneminde 70 yıl boyunca Türkiye hakkında çok sayıda olumsuz ön yargılarla eğitilmişlerdir. Soçi’de bize rehberlik eden Kuzey Kafkasyalı bir genç, “Biz Karadeniz’in güneyinde Türkiye diye bir devlet olduğunu dahi doğru dürüst öğretmeyen bir müfredatla yetiştik. Onun için şimdi Antalya’ya giden Ruslar, bu bilgisizliklerine çok şaşırıyorlar” demişti. .

Üçüncüsü, Türkdilli ülkelerden her birinin Türkiye’ye bakışı birbirinden farklıdır: Azerbaycan’la ilişkilerimizdeki asimetrik durum zaman zaman su üstüne de çıkmaktadır. Özbekistan’la ilişkilerimizin geliştirilmeye ne kadar muhtaç olduğu herkesin malumudur. Türkmenistan ve Kazakistan’la iletişimdeki dalga boylarımız birbirlerine daha yakın olmakla birlikte aynı dalga boyunda olduklarını söylemek şimdilik mümkün değil. Kırgızistan’da iç siyasetin istikrara kavuşması için belki bir süre daha geçmesi gerekebilecektir.

Dördüncüsü, bu ülkelerin Türkiye’ye bakışlarındaki tereddütler zamanla izale edilebilse dahi, Türkdilli ülkelerden bazılarının kendi aralarındaki güvensizlik, bu ülkeler arasındaki daha yakın işbirliğini zorlaştırmaktadır.

Altıncısı, bu ülkelere açılmaya başladığımız ilk yıllarda, oralardaki duyarlıkların farkında olmadığımız için hatalar yaptık. Kazakistan’daki Rus ve Kazak nüfusun oranları hemen hemen birbirine eşitti. Şimdi yavaş yavaş nüfus dengesi Kazaklar lehine değişmektedir. Öteki Türkdilli ülkelerde de Rus nüfusu oranı o kadar yüksek olmasa dahi işi yapanların hemen hemen tamamı Rus’tu. Birçok Türkdilli ülkede, bu durum yavaş yavaş milli elemanların lehine değişmekle beraber, günlük işlerin yürütülmesinde, yetişmiş Rus elemanların katkıları halen önemli olmaya devam etmektedir. Bazı üst düzey yöneticilerimiz, özellikle bağımsızlıktan sonraki ilk yıllarda, bu ülkelerde yaptıkları konuşmalarda, “Şimdi artık, Rus tahakkümünden kurtulduktan sonra, sizin, kendi ayaklarınızın üzerinde durmanıza katkıda bulunmaya çalışacağız” şeklinde sözler de telaffuz etmekte idiler. Bu konuşmalar yapılırken, o ülkenin devlet başkanın sağında ve solunda sadece Ruslardan oluşan bir teknisyenler ekibi bulunuyordu. Toplantının yapıldığı salondaki garsonların tamamına yakını Rus’tu. Türk heyetinin kaldığı otelin müdürü, resepsiyoncusu ve belli başlı elemanları Rus’tu.

Yedincisi, Türkiye, bu ülkelerin imkânları hakkında yeteri bilgiye sahip değildi. Kazakistan’da “Sizin kendi ayaklarınız üzerinde duracak hale gelebilmeniz için katkıda bulanmaya çalışacağız” yolundaki konuşmalara muhatap olan Nursultan Nazarbayev, heyetimizi, Baykonur uzay merkezine götürerek, Türk heyeti başkanına, “Haberleşme uydularınızı fırlatmak için neden Fransız Guyanası’na gidiyorsunuz. Sizin haberleşme uydularınızı biz fırlatalım” demek suretiyle, nazik biçimde, ülkeleri hakkında pek az şey bildiğimizi yüzümüze vuruyordu.

Son olarak da, yurt dışında iş tecrübesi olmayan küçük sermaye sahibi birçok Türk girişimci bu ülkelerde Türk girişimcilerin şöhretini olumsuz biçimde etkileyecek davranışlar sergiledi. Gerçi onlar olmasaydı, o ülkelerde küçük girişimcilerin yapabilecekleri birçok iş de yapılmamış olarak kalacaktı. Ancak, böyle durumlarda, çok sayıda başarılı örneğin yanında birkaç olumsuz örnek olunca, o olumsuz uygulamalar, olumlu olanlar hakkındaki iyi izlenimleri de gölgeler.

ABD’ye karşı Rusya, İran ve /veya Çin ile ittifak önerilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye bu ülkeler için ABD ve Avrupa ile ilişkilerinde hangi radikal adımları atabilir/ atmalıdır?

Yakış: Yukarıda belirttiğim genel kurallar bunlar için de geçerlidir. Türkiye’nin İran’la ortak sınırı 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Andlaşmasıyla çizilmiştir ve o tarihten bu yana hiç değişmemiştir. Bu, dünyadaki en eski sınırlardan biridir. Bu istikrarlı komşuluk ilişkisinin kıymetini bilmek gerekir. Biz İran’a Batılıların baktığı gibi bakmak mecburiyetinde değiliz. Humeyni İhtilali’nden sonra, İran, ihtilalini ihraç etmeyi hedeflediğini ilan ediyordu. Böyle bir politikadan en çok etkilenecek ülkelerden biri de Türkiye idi. Buna rağmen Türkiye, İran’ı kendi iç işlerine karıştırmamış; ülkedeki rejim değişikliğini tasvip etmemekle beraber, onu ülkenin bir iç meselesi olarak mütalaa etmiştir. Türkiye, batı ülkelerine de İran’ı uluslar arası camiadan tecrit etmek yerine o camianın içine çekmek suretiyle, yanlış iş yapmakta olduklarını daha iyi anlatabileceğimizi telkin etmiştir.

Sizin sorunuzda İran’la ittifak kurmak fikri de var. Türkiye’nin Batı ittifakından yani NATO’ ayrılarak İran’la ittifak yapması gibi bir dış politika seçeneği ne gündemdedir ne de Türkiye’nin ihtiyaçlarına uymaktadır. Böyle bir yola tevessül edilmesi doğru olmaz. Ama İran’la iyi geçinmek gerekiyor.

Çin’le ittifak kurmaya gelince Çin dünyanın yeni bir realitesidir. Onu bütün dünya nasıl ciddiye alıyorsa, Türkiye de ciddiye almalıdır. Fransa’nın Kültür eski Bakanı Alain Peyrefitte 1973 yılında “Quand la Chine s’éveillera” (Çin uyandığı zaman)” adlı bir kitap yayınlamış ve o tarihte kitap bestseller olmuştu. Peyrefitte o kitabında Çin uyandığı zaman dünyanın sarsılacağını anlatıyordu. Şimdi Çin yavaş yavaş uyanmaya başladı. Bu ülkenin demokratik olmayan bir rejimle yönetilmekte olması, ülkenin kalkınması için önemli bir araç olarak kullanılıyor. Rejim demokratik olsa, belki, popülizm revaç bulacak ve ülkenin kalkınması için şu andan alınmakta olan önlemler o takdirde alınamayacaktır.

Türkiye’nin ekonomisi dünya ekonomisiyle bütünleşmiş olduğu için Çin’in kendi ekonomisi için aldığı koruyucu önlemleri biz alamayız. Çin, hem dünya ekonomisiyle bizimki kadar bütünleşmiş olmadığı, hem de demokratik bir rejimle yönetilmediği için o önlemleri rahatça alabiliyor. Ayrıca şeffaf bir piyasa ekonomisi ve korumasız bir dış ticaret rejimi uygulamak konusunda uluslar arası camiaya karşı bizim gibi taahhütleri de yok. Çin’in kendi ülkesinde uyguladığı rejim nasıl olursa olsun hiçbir ülke, ne dış politika ne de dış ekonomik ilişkiler açısından Çin gerçeğini yok sayarak hareket edemez.

Biz, bir ara ABD’nin telkini ile kıta Çinini yok farz ediyorduk ve 1,3 milyar nüfuslu Çin ulusunu Formoza adasındaki 20 milyon nüfuslu Tayvan devletinin temsil ettiğini varsayıyorduk. Sonra, Kıta Çini, bir ülkenin kendisiyle diplomatik ilişki kurabilmesi için Tayvan’la ilişkisini kesmesi gerektiği kuralını dayatınca biz de Tayvan’la ilişkilerimizi kesmek zorunda kaldık. Şimdi, diplomat kökenli bir memuru “Ticaret Temsilcisi” sıfatıyla Tayvan’da bulunduruyoruz.

Bugünlerde de Cumhurbaşkanımız Çin’e gitti ve orada “Türkiye ile Çin arasında ticari anlamda bir çeşit otoban oluşturacağız” dedi. Bu, İpek Yolu adı verilen ticaret güzergâhının ileride yeniden canlandırılması anlamına geliyor. İpek Yolu deyimi, öyle taş döşenmiş bir yol anlamında kullanılmamaktadır. Zaman zaman birkaç kola ayrılan, sonra tekrar birleşerek devam eden bir güzergâhlar demetidir. O güzergâhlar modern alt-yapı ve modern taşıt araçlarıyla yeniden canlanabilir. Çünkü bu güzergâhın bir ucunda, birçok alanlarda rekabetçi ve aynı zamanda büyük bir pazar olan Çin vardır. Öteki ucunda da başka alanlarda rekabetçi olan ve aynı zamanda büyük pazar olan Avrupa var. Tüm bu nedenlerle Türkiye Çin’le ilişkileri göz ardı edemez.

Aynı şekilde Hindistan’la olan ilişkileri de göz ardı edemez. Bunlar geleceğin büyük pazarları ve büyük bloklarıdır. Ama kısa vadede Türkiye’nin Batı ile olan ilişkilerinin alternatifi olması mümkün görünmüyor.

İslam dünyası Türkiye için bir alternatif olabilir mi? Neden?

Yakış: Önce, kullandığımız terminoloji ile ilgili bir hususu belirtmek istiyorum. “İslam âlemi” ibaresi sizin sorunuzda kastettiğinizi sandığım anlamın kapsamını aşan bir anlam ifade ediyor. İslam âlemi dünyada Müslümanların oturduğu her yeri kapsar. Buna ABD’deki veya Almanya yahut Fransa’daki Müslüman toplulukları da dâhildir. Sizin kastınızın bu olmadığını sanıyorum. Yani Fransa ve Almanya’daki Müslümanlara yönelmek, Türkiye’nin AB’ye katılma sürecinin bir alternatifi olabilir mi acaba diye sorduğunuzu sanmıyorum. Burada sizin kastettiğinizin İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) üyesi olan ülkelere yönelmek olduğunu sanıyorum. Zaten uluslar arası ilişkilerde kullanılması gereken doğru terminoloji de budur.

Şimdi sorunuza dönelim, Türkiye’nin İKÖ üyesi ülkelere yönelmesi, Avrupa Birliği sürecinin bir alternatifi olabilir mi? Bence olamaz. Bunun birinci nedeni, bundan önce başka ülkeler ve bölgeler için de söylediğim gibi, Türkiye’nin bunlardan her ikisine de ihtiyacı olmasıdır. Her ikisi nezdinde de oynayabileceği roller var ve bu roller birbirinden farklıdır. Bu nedenle Türkiye bu bloklardan birine sırtını dönüp ötekine yönelmemeli, aksine her iki blokla da sıkı ilişkiler kurmalı ve sürdürmelidir. Bu bloklardan biri ötekinin yerini alamaz. Birisi nezdinde Türkiye’nin ağırlığı ve itibarı artarsa, bu, ötekinin nezdinde de itibarının artmasına katkıda bulunur. Yani, tekrarlayarak söylüyorum, bu iki seçenek birbirin alternatifi değil birbirinin tamamlayıcısıdır.

İKÖ üyesi ülkelere yönelmenin bir alternatif olamayacağının ikinci nedeni, o ülkeler blokunun mütecanis (homojen) bir blok olmayışıdır. Düşünün ki bu toplulukta, Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkeler gibi petrol zengini ülkeler de var, Burkina Faso, Nijer, Çad gibi çok fakir Afrika ülkeleri de var, Surinam ve Guyana gibi Güney Amerika ülkeleri de var. Bu ülkelerin her biri ayrı ekonomik entegrasyon süreçleri içindedirler: Arap Ligi, bu ligin içinde yer alan Körfez İşbirliği Konseyi, Güney Doğu Asya ülkelerini bir araya getiren ASEAN, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ekonomik İşbirliği Örgütü, Batı Afrika ülkelerinin oluşturduğu ECOWACS vs. gibi.

Ekonomik açıdan, Fransızca konuşan Afrikalı İKÖ ülkeleri Fransa ile, İngilizce konuşan Afrikalı İKÖ ülkeleri İngiltere ile bütünleşmişlerdir. Bunun en çarpıcı örneğine Nijerya’da görev yaptığım sıralarda şahit oldum. Nijerya’nın o zamanki başkenti Lagos’tan, 120 km batısındaki Benin’in Cotonou kentine gemi ile kargo göndermek için, bu kargonun on binlerce mil uzaklıktaki Avrupa’ya gidip oradan Afrika’ya geri gelmesi gerekiyordu. Yani kargo önce Lagos’tan örneğin Liverpool veya Bristol gibi bir İngiliz limanına gönderiliyor, oradan Marsilya veya Le Havre gibi bir Fransız limanına gidiyor, oradan da Fransızca konuşan bir Afrika kenti olan Cotonou’ya geri gönderiliyordu. Gerek Nijerya gerekse Benin İKÖ üyesidirler. Türkiye bu bloka yöneldiği takdirde işte, birbirleriyle ekonomik ilişkileri bu kadar dolaylı olan bir bloka yönelmiş olacaktır

Onun yerine Türkiye daha gerçekçi ve somut başka bir şey yapabilir ve bir ölçüde yapmaya çalışmaktadır da. Türkiye, 1985 yılından itibaren İKÖ’de önemli bir konum kazanmıştır, Örgütün ekonomik ve ticari işbirliğini geliştirmekle görevli daimi komitesinin başına Türkiye Cumhurbaşkanı getirilmiştir. Bu Daimi Komite, İKÖ ülkelerinin tümünü kapsayan bir tercihli ticaret sistemi kurma projesi başlatmıştı. Buna TPSOIC (Trade Preferential System among the OIC member countries) adını vermiştik. Yani İKÖ üyesi ülkeler bazı malları kendi aralarında daha düşük gümrük tarifesine tabi tutacaklardı. Bu projeyi 1980 lerin ikinci yarısında başlatmıştık. Aradan 20 yıldan fazla zaman geçti. Halen sistem çalışır hale gelemedi. Tercihli ticaret sistemi kurmak gibi iddiasız bir projenin gerçekleşmesinde dahi zorluklar varsa, söz konusu ülkeleri mütecanis bir blok haline getirmenin ne kadar zor olacağını takdir edersiniz. Şimdi onun yerine, ekonomileri birbiriyle bir ölçüde bütünleşmeye daha elverişli daha az sayıda ülke grupları arasında bütünleşmeyi teşvik edip ülke kümeleri yaratmaya çalışmanın daha doğru olacağı sonucuna varılmaya başlandı. Şimdiye kadarki deneyimler ışığında bu model daha gerçekçi imiş gibi görünüyor.

Bölgesel düzeyde ekonomik işbirliğiamacıyla ülke kümeleri yaratmak için Türkiye Orta Doğu’da inisiyatif alabilir. Ancak orada da yapabileceklerimizin bazı sınırları olduğunun farkında olmamız lazım. Biz Orta Doğu’daki Osmanlı varlığını, hem o bölgede yaptığımız iyi şeylerle, hem de o ülkeleri Hıristiyan istilasından kurtarmakla övünerek hatırlarız. Ama Orta Doğu ülkelerinin Türkiye’ye bakışı tam da öyle değildir. Birçok Arap ülkesinde Osmanlı dönemi, daha çok, olumsuz yönleriyle hatırlanır. Her bir Arap ülkesinde bu olumsuz yaklaşımın birbirinden farklı nedenleri vardır.

Suudi Arabistan Türkiye’deki laik rejimi tasvip etmediği için Türkiye’yi dinden uzaklaşmış bir ülke olarak görür. Suudi Arabistan’da görev yaptığım dönemde Türk olduğumu öğrenen berber, tezgâhtar gibi Türkiye hakkında bilgileri oldukça kısıtlı bazı Suudilerin, benimle biraz samimi olduktan sonra “Siz hakikaten Müslüman mısınız? Kelime-i şahadet getirebilir misin?” Fatiha Suresini ezbere okuyabilir misin?” gibi sorular sorduklarını hatırlıyorum.

Mısır, bölgesel ölçekte büyük bir devlet olduğu için Türkiye’yi kendisine rakip olarak görür. Mısır ve Anadolu, firavunlar zamanından beri, hep birbirine rakip güç odakları olarak temayüz etmiştir. MÖ 1296 yılında yapılan Kadeş savaşı bu rekabetin sonucudur. Mısır Hidivinin oğlu İbrahim Paşa’nın 1839 da Nizip’te Osmanlı ordusunu yenmesiyle sonuçlanan savaş da bu rekabetin sonucudur. Nasır’ın 1952 tarihinde gerçekleştirdiği Baasçı ihtilalle devirdiği Kral Faruk da Osmanlı’nın Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa hanedanının bir mensubu idi. Her ihtilalci gibi Nasır’ın da, devirdiği rejimi kötülemesini doğal karşılamak gerekir. Daha sonra Bağdat Paktının kurulması sırasında Türkiye ile Mısır arasında ortaya çıkan yaklaşım farkı; bilahare Türkiye NATO üyesi olduğu halde Mısır’ın Sovyetler Birliği ile askeri alanda yaptığı işbirliği Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkilerin bir süre mesafeli kalması sonucunu doğurdu. Bu gelişmeler sebebiyle, iki ülkenin birbirleriyle dost olan halkı bu dostluğun meyvelerini toplama imkânından mahrum kaldı.

Suriye, Lübnan ve Irak’ta, mandater devletlerin propagandaları nedeniyle olumsuz bir Osmanlı imajı vardır. Osmanlı o bölgelerden çekildikten sonra oraya mandater devlet olarak gelen Fransa ve İngiltere, okul müfredatlarını değiştirerek, Arap tarihinin en karanlık döneminin Osmanlı dönemi olduğunu öğretmeye başlamışlardır. Neden o ülkelerin yönetimine el koyduklarını haklı göstermek ve halka şirin görünmek için “Osmanlı dönemi karanlıktı. Biz geldik ve sizi aydınlattık” demeğe getiriyorlardı. Başlangıçta, Osmanlı dönemini bizzat yaşamış Suriyelilerin halen hayatta olduğu zamanlarda, bu propagandaya daha az inanılıyordu. Fakat o tanıklar ebediyete intikal ettikçe, meydan okul müfredatlarında öğretilenlere kalmıştır. Şam’da görev yaptığım yıllarda, ileri yaşlara gelmiş bir dostum bana ilgi çekici bir anısını anlatmıştı. Öğrencilik yıllarında (herhalde 1930 lu yıllar olsa gerek), tarih dersinde öğretmenleri, “Arap tarihinin en karanlık dönemi Osmanlı dönemidir” dedikten sonra kitabı kapatırmış ve öğrencilere şöyle dermiş: “Çocuklar, okul müfredatımızda yazılanlar budur. Fakat ben Osmanlı dönemini de yaşamış biriyim. O dönem hiç de bu kitapta yazıldığı gibi değildi”. Bu olumsuz okul müfredatının Suriye’de eğitim gören son üç kuşak üzerinde mutlaka şu veya bu ölçüde etkileri olmuştur.

Ben Şam’da görev yaptığım 1980 li yıllarda, Osmanlı dönemini karalama propagandasının başka sonuçlarına da şahit oldum. Büyükelçiliğimizde görevli bir memur, ilkokulda öğrenci olduğu yıllarda (1950 lerin civarı olması lazım), öğretmenlerinin, her yıl, şehitler günü olarak bilinen 6 Mayıs günü öğrencileri Türkiye Büyükelçiliği önüne getirip Büyükelçiliği taşlattırdıklarını söylerdi. Şehitler günü de Cemal Paşanın 1916 de bölücü faaliyetlerin elebaşısı olan 6 Arap milliyetçisini Şam’da Merce meydanında astırdığı günün yıldönümüdür. Suriye bürokrasisinde çok yüksek mevkiler işgal etmiş bir dostum bana, “Bizim arşivlerimizde, o asılan adamların, o tarihte yabancı ülkelerin Şam’daki konsolosluklarıyla işbirliği halinde olduklarına kanıtlayan çok sayıda belge mevcuttur” demişti. Buna rağmen her yıl 6 Mayıs günü yaklaşırken Suriye gazetelerinde, Türkiye aleyhinde yazılar yazılmaya başlanır ve idam edilen Arap milliyetçilerinin çarşaf çarşaf fotoğrafları yayınlanırdı. Hâlbuki 1946 da Fransa’nın Suriye’den çekilmesi sırasındaki olaylarda yüzlerce Arap milliyetçisi can vermişti. Daha yakın tarihte ölen çok sayıda şehit anılmaz, 70 yıl önce o tarihteki yönetimin mahkeme kararıyla idam ettiği 6 milliyetçi böyle anılırdı. Hatta okul öğrencilerinin Büyükelçiliği taşlattırıldığı yıllarda, 1946 da ölen şehitlerin hatırası çok daha taze olduğu halde.

Suriye ile ilişkilerimiz, şu sıralarda çok olumlu bir yönde gelişiyor. Bu olumlu sürecin devam edebilmesi ve geçmişteki olumsuz propagandanın etkilerinin ortadan kalkması her iki ülkenin yararınadır. Bunu gerçekleştirmenin zor olacağını da sanmıyorum Çünkü benim Suriye’de görev yaptığım 4 yıl boyunca edindiğim izlenime Suriye halkının çok büyük bir kesimi Türk muhibbidir. Yani Türkiye’ye karşı samimi bir dostluk besler. Her iki ülkenin yöneticilerine düşen görev, birbirine çok yakın olan Türkiye ve Suriye halklarının karşılıklı olarak besledikleri bu dostluğu iki ülkenin çıkarlarına uygun şekilde harekete geçirmek ve en geniş şekilde kullanmak olmalıdır.

Orta Doğu ülkelerinden verdiğim bu örneklerle, söylemek istediğim şudur: Türkiye’nin, Orta Doğu’ya sırtını dönmüş eski politikasına mutlaka son vermesi lazımdır. Bu bölgelerin halklarıyla çok verimli ve her iki tarafın da çıkarına çok yararlığı işbirliği geliştirebiliriz. Ancak, oradan Türkiye’ye bakıldığı zaman görünün manzara, Türkiye’de zannettiğimiz ve kendi okul kitaplarımızdan öğrendiğimiz gibi değildir.

Osmanlı coğrafyası Türkiye için bir alternatif olabilir mi?

Yakış: Bu sorunuzda “Osmanlı coğrafyası” nın Balkanlardaki Osmanlı coğrafyasını kapsamadığını farz ediyorum. Çünkü o coğrafyadaki devletlerden dördü (Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Macaristan,) şu anda zaten AB üyesidirler. Geride kalan yedisi de (Hırvatistan, Makedonya, Sırbistan, Karadağ, Arnavutluk, Kosova ve Moldova) ya AB üyeliği yoluna girmişlerdir veya girme yolundadırlar. Bu ülkeler AB üyesi olduğuna veya olacağına göre, bu ülkelere yönelmek zaten Avrupa Birliğine yönelmek anlamına geliyor. Onun için AB’ye bir alternatif olması söz konusu değildir. Bu nedenle sorunuzu, Orta Doğu’daki Osmanlı coğrafyası şeklinde anlamak gerekiyor.

Bu geniş anlamdaki Osmanlı coğrafyasına, yani Orta Doğu, Balkanlar ve Kuzey Afrika’yı kaplayan coğrafyaya dönmek mümkün olsa idi, bu, söz konusu coğrafyadaki tüm ülkelere çok büyük imkânlar sağlayabilirdi. Ancak böyle bir blok oluşturmak bana gerçekçi görünmüyor. Yine de bir yabancının, sizin bahsettiğiniz bu coğrafyaya nasıl baktığını gösteren bir beyanını, kendi ağzından size aktarmak isterim: Suudi Arabistan’da görevli olduğum yıllarda, Aristo Hatun adında Lübnan asıllı Rum Ortodoks bir işadamı vardı. Aristo, Büyükelçiliklerden birinde, bir akşam yemeği sofrasındaki sohbet sırasında şöyle demişti: “Sayın büyükelçiler! Şimdi Osmanlı Devleti ayakta olsaydı, tahayyül edebiliyor musunuz nasıl bir süper süper güç olurdu? Türkiye’nin ve Mısır’ın çalışkan insanları; Balkanlar’ın çalışkan ve maharetli insanları; Libya’nın petrolü; Cezayir’in petrolü; Suudi Arabistan’ın, Irak’ın, Kuveyt’in Doha’nın petrolü; ondan sonra Yunanlı akıllı felsefeciler ve ince sanatların en büyük ustası olan Ermeniler vs. Nasıl bir devlet olurdu bunu düşünebiliyor musunuz?”. Aristo bunu söyleyince herkes dönüp bana baktı. Ben de “O dönem artık geride kaldı. Şimdi ekonomik alanda nasıl işbirliği yapabiliriz ona bakalım” dedim. Yemekten sonra Aristo yanıma geldi ve dedi ki “Sayın Büyükelçim, zannetmeyin ki ben bunu siz orada oturduğunuz için söyledim. Ben bir işadamıyım. Ben işime bakarım. Belgrat’ta, Macaristan’da yük yüklediğim bir kamyonu, hiçbir sınır geçme formalitesine tabi tutulmadan, hiçbir pasaport sorulmadan, Romanya’ya oradan Bulgaristan’a, Türkiye’ye, Suriye’ye ve oradan Suudi Arabistan’a gönderebilsem, bu ticaretten ne kadar büyük gelir elde ederim düşünebiliyor musun? Bu bölgenin halkları, bundan nasıl büyük bir refah payı alacaklardır, bunu düşünebiliyor musunuz? Ben yemek masasında bunu söylemek istedim”. Ben de Aristo’ya tekrar, “Bu güzel bir hayal, ama sadece hayal. İşte şimdi İKÖ bünyesinde bunu kısmen ekonomik boyutu ile gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Ama bin bir zorlukla” dedim.

O zaman Aristo Hatun’a verdiğim cevabı şimdi sizin için tekrarlıyorum: O coğrafyaya tekrar dönmek mümkün değil. O coğrafyanın Orta Doğu bölümünde siyasi değil ama ekonomik alanda işbirliği yapmak için potansiyel halen mevcut. Bu da ancak bölgedeki ülkeler, birbirleri hakkındaki olumsuz ön yargıların üstesinden ne ölçüde gelebilirlerse o ölçüde gerçekleşebilir.

Sizce Özal’ın dış politika anlayışı, klasik dış politika anlayışından bir sapma mıdır?

Yakış: Mühendislerin dış politikada daha pragmatik yaklaşımlar ortaya koyabildikleri doğrudur. Bunu doğal karşılamak lazım ve belki ona kapıyı da açık tutmak lazımdır. Özal Türkiye’de her alanda çağ açmış bir devlet adamıdır. İzlediği dış politika Türkiye’nin klasik dış politikasından bir sapma değildir. O dış politikayı daha ileriye götürme gayretidir. Kendisi mütedeyyin bir insan olduğu için Orta Doğu’ya ve onun ötesinde İslam âlemine açılımı, alıcı ucunda kolayca kabul gördü. Birinci derecede önem verdiği husus o ülkelerle ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi idi ve bununla doğru yaptığı da ortaya çıkmıştır. Nitekim Türkiye Cumhurbaşkanının İKÖ bünyesindeki Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesinin Başkanlığına getirilmesini Özal sağlamıştır. Çünkü o tarihte Türkiye için büyük bir fırsat ortaya çıkmıştı: 1981 yılında Mekke’de düzenlenen üçüncü İslam Zirvesinde, İslam ülkeleri arasındaki işbirliğini daha etkili biçimde koordone etmek için devlet başkanları başkanlığında üç Daimi Komite kurulmuştu. Bunlardan, Teknolojik İşbirliği Daimi Komitesinin başkanlığına o tarihte nükleer çalışmalarda önemli gelişmeler kaydetmiş olan Pakistan’ın Cumhurbaşkanı Zia-ul-Hak, Kültürel işler Daimi Komitesinin başına da Senegal Cumhurbaşkanı Abdou Diouf getirilmişti. Üçüncü komite olan Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesinin Başkanlığına ise uygun devlet başkanı bulunamamıştı. Çünkü o tarihte bu makamı üstlenebilecek ülkelerden Mısır’ın Arap Birliğine üyeliği Camp David anlaşmasını imzalamış olması nedeniyle askıya alınmıştı ve bu nedenle Arap Birliği üyesi ülkelerin desteğinden mahrumdu. İran ve Irak harp halinde olukları için bu görevi üslenmeleri mümkün olamıyordu. Aday gösterilmek istenen Suudi Arabistan, uluslar arası görünülürlüğü yüksek olan görev yerlerine gelmeyi arzu etmediği için bu öneriyi kabul etmedi. Kuveyt, kendisinin küçük bir devlet olması nedeniyle böyle bir görevi üstlenmesinin uygun olmayacağını beyan ederek teklifi geri çevirdi. Bu nedenlerle üçüncü İslam Zirvesi sırasında kurulan üç Daimi Komiteden ikisine başkan bulunabildiği halde Ekonomik ve Ticari İşbirliği Komitesi başkansız kalmıştı. Bu durum dördüncü zirvenin toplandığı 1984 yılına kadar böyle devam etti. Dördüncü Zirve hazırlıkları devam ederken bu görevin Türkiye’ye önerilmesi fikri ortaya atıldı. Ancak bunun gerçekleşmesinin önünde bir engel vardı. Türkiye, laik bir devlet olduğu için, kuruluşundan beri İKÖ toplantılarında daima, öteki ülkelerden bir kademe alt düzeyde temsil ediliyordu. Yani İslam Dışişleri Bakanları Konferansına Türkiye, Dışişleri Bakanı düzeyinde değil, Dışişleri Müsteşarı düzeyinde; İslam Zirvelerine de öteki üye ülkeler devlet ve hükümet başkanları düzeyinde katılırken Türkiye, Dışişleri Bakanı düzeyinde katılıyordu. Rahmetli Özal, Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesinin başına getirilecek bir devlet başkanı bulunamamış olmasının yarattığı fırsatı gördü ve iyi değerlendirildi. Hani gökyüzünde yıldızlar 287 yılda bir belli sıraya dizilirmiş ya, İKÖ tarihinde de, çeşitli nedenler bir araya toplanmış ve işte böyle bir “constellation” ortaya çıkmıştı. Yani Türkiye, yoğun bir diplomatik faaliyet sürdürmek suretiyle, Daimi Komite Başkanlığına aday olmak için zemin hazırlamaya çalışsaydı, bu kadar mükemmel bir ortam hazırlayamazdı. Özal bu durumu o zamanki Cumhurbaşkanı Evren’e anlattı ve Evren’i dördüncü İslam Zirvesine devlet başkanı düzeyinde katılmaya ikna etti. Bunun sonucu olarak da Türkiye bu zirve sırasında İKÖ’nün Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi Başkanlığına getirildi. Bu Daimi Komiteye Fransızca kısaltma ile COMCEC (COMité Permanent pour la Cooperation Economique et Commerciale) adını verdik. Türkçe olarak da İSEDAK ( İSlam Konferansı Örgütü Ekonomik ve Ticari İşbirliği DAimi Komitesi) diye adlandırdık. Ben de Dışişleri Bakanlığınca Devlet Planlama Teşkilatına (DPT) ödünç verilerek bu görevinde Cumhurbaşkanımıza sekretarya hizmeti sunmak üzere DPT bünyesinde oluşturulan İSEDAK Koordinasyon Bürosunu kurmakla görevlendirildim ve bu Büronun başına getirildim.

Özal’ın bu adımı Türkiye’nin başta bölge ülkeleri olmak üzere İKÖ üyesi ülkelerle ekonomik ilişkilerini geliştirmesi için de önemli bir başlangıç teşkil etmiştir. Bugünkü uluslar arası ilişkilerde ekonomik ve siyasi ilişkiler at başı gittiği için de bu başlangıç ayni zamanda Türkiye’nin İKÖ üyesi ülkelerle ilişkilerine çok önemli yeni boyutlar katmıştır. Ozal’ın dış politikamıza yaptığı önemli katkılardan biri de bence budur. Bu, geleneksel Türk dış politikasından bir sapma değil, onun daha da güçlendirilmesidir.

Adalet ve Kalkınma Parti’sinin dış politika anlayışını nasıl buluyorsunuz? Cumhuriyet dönemi ekolleri içinde yeni bir anlayışı temsil ettiğini düşünüyor musunuz?

Yakış: Belki bilirsiniz ben AK Parti’nin kurucu üyelerinden biriyim. Partiyi kurarken Bilkent Otelinin salonlarından birinde, kurulacak olan Partinin programını kaleme alıyorduk. Beş kişilik bir gruptuk. Gece saat 11 olmuştu. Parti programının Dış politika bölümüne gelince, arkadaşlarım bana, “Dış politika senin ihtisas alanın. Bu bölümü evine gidip orada sen yaz. Yarın gelir bize okursun. Bizim değişiklik önerilerimiz olursa sana bildiririz ve metne böylelikle nihai şeklini veririz” dediler. Ben o gece gittim saat sabahın 3.30 una kadar “Dış Politika” başlığını taşıyan bir buçuk sayfalık bir metin kaleme aldım. Ertesi günü bu metni arkadaşlarıma okudum. Herhangi bir değişikliğe ihtiyaç görmediler. Böylelikle o gece yazdığım metin AK Parti programının Dış Politika bölümü haline geldi. Sonra, biz henüz yeni kurulmuş birkaç aylık bir parti iken, Türkiye Büyük Millet Meclisi erken seçim kararı aldı. Seçime hazırlanırken programımızın Dış politika bölümünü, seçim manifestomuzun dış politika bölümü yaptık. Seçimi kazanıp ben Dışişleri Bakanı olunca o bölümü AK Partinin ilk iktidarı olan 58. hükümetin programının dış politika bölümü yaptık. O gün bugündür, yedi senedir halen o gece sabaha karşı yazdığım metin Türk dış politikasının genel çerçevesini oluşturmaktadır. Dolayısıyla bu sorunuzla, siz bana, o gece yazdığım metni nasıl bulduğumu sormuş oluyorsunuz. O metni yazarken neler düşünüyor idiysem şimdi de ayni şeyleri düşünüyorum ve söylüyorum. Ülkelerin dış politikalarının şekillenmesinde etkili olan sürekli (constant) unsurlar vardır, değişken unsurlar vardır. Özellikle sürekli unsurlarda önemli bir değişiklik olmadıkça bir ülkenin dış politikası kolay kolay değişmez. Hele Türkiye cüssesindeki bir ülkenin dış politikası değiştiği zaman, bölgesel dengeler de yerinden oynar. Bu nedenle o dengelerin bozulmasından zarar görebilecek üçüncü ülkeler de böyle bir değişikliği önlemeye çalışırlar. Bir an için Türkiye’nin NATO’dan ayrılıp Rusya ile ittifak yaptığını düşünün, bunun bölgede ve dünyada yaratacağı etkiyi tasavvur edebiliyor musunuz? Ayni şekilde yine bir an için Türkiye’nin nükleer güç geliştirmeye çalışan İran’la bir ittifak içine girdiğini düşünün. Bundan olumsuz biçimde etkilenecek ülkeler, böyle bir kaymanın meydana gelmemesi için ellerinden gelen her imkânı kullanacaklardır. Yani bu sadece Türkiye’nin istemesi ile gerçekleşebilecek bir değişiklik değildir. Onun için o parametreler sabit kaldığı sürece Türkiye’nin dış politikasında önemli değişiklikler beklenmemelidir. Ancak pek tabii ki her hükümet, dış politikanın bu genel çerçeve içinde yürütülmesi sırasında, üslup değişiklikleri yapabilir. Bir de bu politikayı yeni ortaya çıkan şartlara uyarlayabilir.

Bu bağlamda Avrupa Birliği süreci nereye oturuyor? Bu süreç, Türkiye’nin dış politikasını şekillendiren sabit unsurlardan bağımsız olarak ortaya çıkmış bir süreçtir. Fakat Türkiye’nin modernleşme politikasıyla da bire bir örtüşen bir süreç olmuştur. Bu nedenle Türkiye bu sürece bundan 50 yıl önce katılmış ve halen de Avrupa Birliğine katılmayı Cumhuriyetin ilanından sonraki en önemli çağdaşlaşma projesi olarak görmektedir.

Sizce Türkiye, AB ve ABD ile ilişkilerini geliştirirken aynı zamanda Rusya, Çin, İran, Müslüman ülkeler ve Türk dünyası ile de çok yakın ilişkiler geliştirebilir mi?

Yakış: Mümkündür, kolaydır ve esasen gereken de budur. Böyle bir çok-yönlü politika uygulandığı takdirde daha da iyi olur. Türkiye esasen buna yapmaya çalışmaktadır da. Komşularımızla sıfır problem politikamız bize, Avrupa Birliği, ABD ve Rusya ile ilişkilerimizde de büyük kolaylıklar sağlar. Çünkü komşularınızla ilişkileriniz bozuk olduğu zaman, bu, şöyle veya böyle ABD ve AB ile ilişkilerinize de yansır. Dolayısıyla tüm bu ilişkiler manzumesi birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar.

Eklemek istediğiniz başka bir nokta var mı?

Yakış: Belki şu söylenebilir: Avrupa Birliği süreci ile ilgili olarak “Bazı AB ülkeleri bizim Avrupa Birliğine katılmamızı engellemeye çalışıyorlar” deniyor. Evet, bazı AB üyesi ülkelerin liderleri bu yönde açıklamalar yapıyorlar. Fakat şunu unutmamalıyız ki, birincisi, Türkiye’nin muhatabı AB’nin münferit üyeler değildir. Bu münferit üyelerdeki bazı politikacıları hiç değildir. Türkiye’nin muhatabı Avrupa Birliğinin kurumlarıdır. Bu kurumlar da Türkiye ile müzakerelerin, tam üyelik hedefine yönelik olarak yürütülmekte olduğunu söylüyorlar. Bizim için önemli olan budur. İkincisi, Fransa ve Almanya Avrupa Birliğinin çekici gücünü teşkil eden devletlerdir. Fakat her şeye rağmen, Avrupa Birliği bu iki ülkeden ibaret değildir. Avrupa Birliğinde Türkiye’nin adaylığını kuvvetle destekleyen çok sayıda başka devletler de vardır. Üçüncüsü, Fransa geçmişte, İngiltere’nin Avrupa Birliğine katılmasına da, İspanya’nın katılmasına da şiddetle karşı çıkmıştı. Fakat bu iki ülke de şimdi Avrupa Birliğine girmiş bulunuyorlar. Dördüncüsü, Türkiye, Avrupa Birliğindeki çeşitli liderlerin söylediklerine takılıp kalmamalı, katılım sürecini kendi evine çeki düzen vermek için kullanmalıdır. Böylelikle Türkiye’yi demokrasinin daha iyi işlediği; temel hak ve hürriyetlerin daha yaygınlaştığı, daha şeffaf ekonominin hâkim olduğu, yolsuzlukların asgariye indirildiği bir ülke haline getirmeliyiz. Türkiye Avrupa Birliği’nin eşiğine geldiği zaman Sayın Sarkozy’nin ve Sayın Merkel’in nerelerde olacaklarını bilmiyoruz. O tarihteki bölgesel kuvvet dengelerini ve Türkiye’nin bu dengelerde nasıl bir rol oynayacağını bilmiyoruz. Avrupa Birliğinin o tarihte bugünkü cazibesini halen koruyup korumayacağını bilmiyoruz. Ve hepsinden daha önemlisi Türk halkının, o tarihte Avrupa Birliği’ne katılmak isteyip istemeyeceğini bilmiyoruz. O nedenle, Türkiye tam üyeliği konusunda şu sırada bazı Avrupalı liderlerin ne söylediklerini bir tarafa bırakmalı ve ufkun ötesine bakmalı ve bu süreci, Türkiye’yi birinci sınıf demokrasi haline getirmek için değerlendirmelidir.
——————————-
———-

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.