Kıbrıs, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda AK Parti Grubu adına yapılan konuşma, 17 Şubat 2004

KIBRIS

TBMM Genel Kurulunda AK Parti adına konuşma, 17 şubat 2004

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

       Hükümetimizin Kıbrıs konusunda yüce meclisimize bilgi vermesi için yapılan bu oturumda, AK Parti grubunun görüşünü sizlerle paylaşmak için huzurunuzdayım. Hepinizi saygı ile selamlıyorum.

            Değerli Milletvekilleri,

            AK Parti grubu, Kıbrıs’ta kalıcı, yaşayabilir ve adil bir çözüm istemektedir. Hükümetimiz de yılların ihmali ile bir çözümsüzlük yumağı haline gelmiş olan bu sorunu, çözümlemeye kararlı olduğunu ortaya koymuştur. Nasıl iç politikada, temel hak ve özgürlüklerin alanını genişletmek için Avrupalı dostlarımızı şaşkınlığa düşürecek kadar cesaretli ve kararlı adımlar attı isek, Kıbrıs’ta da ayni cesaretli adımları attık.

Türk hükümeti bu kararları kapalı kapılar arakasına çekilerek almış değildir. Bu kararın alınması süreci, KKTC makamlarıyla, olabilecek en sıkı işbirliği içinde yürütülmüştür. Teknik düzeyde hazırlıklar tamamlandıktan sonra da, KKTC Cumhurbaşkanı ve Başbakanı Ankara’ya gelerek burada bir zirve gerçekleştirildi. Türk tarafının ortak görüşü, bu süreç sonunda ortaya çıkmıştır.

            Türkiye ve KKTC, kalıcı ve adil bir çözüme ancak,  tarafların hayati çıkarlarını gözeten bir yaklaşımla ulaşılabileceği kanısındadır. Bu düşünceyi hareket noktası olarak benimsemek suretiyle, Türkiye ve KKTC, müzakerelerin yeniden başlatılması için bir inisiyatif almışlardır. Bu inisiyatif sayesinde, bugün, şimdiye kadarkilerden çok daha somut bir çözüm umudu ortaya çıkmış bulunmaktadır.

            AK Parti olarak tercihimiz, adadaki iki tarafın, serbest iradeleriyle konuyu müzakere etmeleri ve BM Genel Sekreterinin iyi niyet misyonu çerçevesinde, 1 mayıs 2004 tarihinden önce, hakkaniyete uygun bir çözüme kavuşturmalarıdır.

Burada iki nokta üzerinde biraz durmak istiyorum. Birincisi, neden 1 mayıs 2004? Bu tarih, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin, Kıbrıs sorunu çözümlense de çözümlenmese de, Avrupa Birliğine gireceği tarihtir. Eğer sorun Annan Planı çerçevesinde çözümlenirse, KKTC de, kurulacak yeni Kıbrıs devletinin bir parçası olarak AB’ye girecektir. Çözüm olmazsa girmeyecektir. Böyle bir gelişme, Kıbrıs sorununu, şimdikinden çok daha karmaşık ve Türkiye için çözümü daha zor bir sorun haline getirecektir.

Üzerinde durmak istediğim ikinci husus, neden BM Genel Sekreterinin iyi niyet misyonu çerçevesinde çözüm aradığımız sorusudur. En iyi çerçeve BM Genel Sekreterinin iyi niyet misyonu çerçevesi midir? Daha uygun bir çerçeve bulunamaz mıydı?

Annan Planı, Türkiye’nin bekleyebileceği ideal bir çözüm modeli değildir. Eğer onlarca yıldan beri Kıbrıs sorunu hamaset edebiyatı yapılarak çözümsüzlüğe terkedilmiş olmasaydı, belki bugün daha güçlü bir noktada olabilirdik ve belki daha uygun bir çerçeve geliştirebilirdik. Biz Annan Planına, bugünkü koşullarda, bir ehven-i şer olarak bakıyoruz. Bu Planın alternatifi, çözümü çok daha zor bir sorunlar yumağıdır.

Siyaset arenasında seçmen artık, sadece, eleştiri yapmış olmak için yapılan eleştirilere itibar etmemektedir. Eleştiri yapanın, daha uygun bir çözüm önerip önermediğine bakmaktadır. Ve o önerinin gerçekçi olup olmadığına da bakmaktadır. Hükümetimiz de, Annan Planının orasını burasını eleştirmekle yetinmekten ve bu Plan olmazsa alternatifinin ne olduğunu açıklamayan bir tutum içine girmekten özenle kaçınmıştır. Hükümet, bu Planı, çözüm için bir çerçeve olarak almayı reddedersek, sonuçlarının ne olacağını soğuk kanlılıkla değerlendirmiştir. Bu Planı reddedersek, pek tabii ki ne Türkiye, ne de KKTC batacak değildir. Ancak sorunun çözümü şimdikinden daha zor bir mecraa girmiş olacaktır.

Geçmişte, bu sorunun çözümü zamana havale edildiği için, bugünkü duruma gelindi. Biz de kolay yolu seçerek  çözümsüzlüğü seçebilirdik. Hükümetimiz bunu yapmadı ve ne Kıbrıs konusunda ne de başka bir konuda biz, tozları halının altına süpürme yöntemini benimsemedik, benimsemeyeceğiz. Geçmiş iktidarların yaptıkları gibi, sorunu, daha da büyümüş olarak gelecek kuşaklara havale etmek yoluna sapmadık. Hastanın durumu daha da ağırlaşmasın diye, tedaviye derhal başladık ve acı bir ilacı bugün almayı tercih ettik.

Hükümetimizin attığı adım, siyasette liderlik ortaya koyma tavrıdır. Liderlik, halkın nabzına göre şerbet vermek değildir. Liderlik, gerektiğinde, acı reçete yazmayı göze alabilmektir. Bu acı reçetenin neden alınması gerektiğini halka doğru anlattığınız zaman, halk, bunun nedenini anlamaktadır. Kendini bilge kişi sanan birçok kimseden daha kolay anlamaktadır. Tedavi için bu acı reçetenin en doğru yol olduğuna ikna olmaktadır. Ve sonuçta da, nasıl bir hasta kendisini acı reçete ile tedavi eden doktora karşı bir minnet duygusu beslerse, halkın da, doğru zamanda kendisine acı reçete önerme cesaretini gösteren lidere güveni daha da artmakta ve onu daha fazla desteklemektedir. Kıbrıs sorunu şimdiki inisiyatifimizin sonucunda bir çözüme kavuşursa, halkımızın bilgeliğine güvenmemizin isabetli olup olmadığını hep birlikte göreceğiz.

 

Sayın Başkan

Değerli Milletvekilleri

KKTC’nin de Güney Kıbrıs’la birlikte AB’ye girmesi, şu sıralarda üzerinde çalışılan çözüm planının ayrılmaz bir parçasıdır. KKTC’nin de Rum kesimi ile birlikte AB’ye girmesini öngören başka hiçbir çerçeve, şu anda, mevcut değildir. Ve Kıbrıs sorununun tarafları arasında, bugünden 1 mayıs 2004 tarihe kadar geçecek süre içinde, hiç yoktan böyle bir çerçeve oluşturularak, bir mutabakat sağlanabileceğini ummak gerçekçi değildir. Diplomaside gerçekçi olmak, en az haklı olmak kadar önemlidir.

            İşte bu nedenledir ki, biz AK Parti olarak, çözümü BM Genel Sekreterinin iyi niyet misyonu çerçevesinde aramanın en gerçekçi yaklaşım olduğuna karar verdik ve bunu ilan ettik. Sayın Başbakanın, bu tutumumuzu açıklamasından sonra, BM Genel Sekreteri, tarafları New York’a davet etti. Türk tarafı New York’a giderek 10-13 şubat tarihlerinde BM Genel Sekreterinin himayesinde yapılan görüşmelere, yapıcı, yaratıcı ve yönlendirici bir tutumla katıldı. Bu görüşmelerde Genel Sekreterin işini kolaylaştıracak bir yöntem önerdi. Bu yöntem Genel Sekreter tarafından da takdirle karşılandı ve benimsendi.

Yöntem kısaca şunu önermektedir:

Kıbrıs Türk tarafı ve Kıbrıs Rum tarafı, 19 şubat-22 mart tarihleri arasındaki bir aylık süre içinde, Annan Planı üzerinde müzakerelerini yürütmeyi taahhüt edeceklerdir. Bu müzakerelerde, üzerinde anlaşamadıkları noktalar kalırsa, anavatanlar olarak Türkiye ve Yunanistan’ın da katılmasıyla ikili görüşmeler, bu kez, dörtlü bir çerçevede yürütülecektir.

            Bu dörtlü müzakereler sonucunda da çözümlenmemiş nokta kalırsa, bu kez, Genel Sekreter Annan, Planı, nihai hale getirecektir. Bilahare, nihai metin 21 nisan 2004 tarihinde ayrı ayrı düzenlenecek referandumlarla, Kıbrıs’taki iki halkın onayına sunulacaktır.

            Türk tarafının önerdiği yöntemin özeti budur.

Böylelikle Türk tarafı, hem yaratıcı ve yapıcı bir tavır içinde olduğunu ortaya koymuş, hem de tıkanıklığa bir çıkış yolu göstermiştir.

            AK Parti Meclis Grubu, Türk diplomasisine böyle bir başarı armağan eden hükümetimizi, KKTC liderliğini ve bu ince diplomasinin teknik hazırlıklarını başarıyla ikmal etmiş olan Dışişleri Bakanlığımızın seçkin kadrolarını kutlamayı ve onlara bu kürsüden teşekkür etmeyi bir borç saymaktadır. Sağ olun! Var olun! Tarih bu cesaretli adımı, önemiyle mütenasip olarak değerlendirecektir.

            Türk tarafının önerdiği bu çalışma yönteminin üstünlüğü şudur: Adadaki Türk ve Rum taraflar, kendileri bir çözüme ulaşamadıkları takdirde, çözümün bu kez, kendileri dışındaki bir irade  tarafından nasıl olsa gerçekleştirileceğini görmektedirler. Bu nedenle, çözüme kendi iradeleri ile ulaşmak amacıyla ellerinden gelen çabayı gösterecekleri beklenmelidir. Ayni durum, anavatanların katılımıyla yapılacak müzakereler için de geçerlidir. Burada da bir sonuca varılamazsa, nihai metin, kendileri dışında bir irade tarafından, BM Genel Sekreteri tarafından, oluşturulacaktır. Böylelikle Yunan-Rum tarafının önüne, bir teşvik unsuru konulmuş olmaktadır.

            Bu öneri, neden Rum-Yunan tarafı için bir teşvik unsurudur? Çünkü, Avrupa Birliği, Güney Kıbrıs Rum kesimini, tüm adayı temsilen Avrupa Birliğine almaya karar vermek suretiyle vahim bir hata işlemişti. Bu hata nedeniyle, Avrupa Birliği ve onun dışındaki üçüncü taraflar ve uluslar arası camia, Kıbrıs Rum kesimi üzerinde baskı yapma imkanını yitirmiş bulunmaktadır. Bunun sonucu olarak da, Kıbrıs Rum kesimi, Kıbrıs sorunun çözümlenmesi için bir taviz vermeye yanaşmamaktadır. Çünkü sorun çözümlenmese dahi, tüm adayı temsilen, nasıl olsa AB’ye girmektedir. Böyle bir durumda Rum tarafını, çözüm için taviz vermeye zorlamanın en etkili yolu, bir çözüm bulunamazsa, Genel Sekreterin, dürüst bir borsa komisyoncusu olarak çözümü kendisinin önermesidir. Türk tarafının önerisindeki en güçlü unsur budur.

            Burada, şöyle bir soru akla gelebilir. Kıbrıs’taki Türk ve Rum halklarının, kendilerini bu kadar yakından ilgilendiren bir konuda, karar verme yetkisini, kendileri dışında bir iradeye devretmeleri sakıncalı değil midir? Müsaade buyurursanız, konuyu  gerçek boyutlarıyla ortaya koyalım ve sakıncalı olup olmadığına sizler, kendiniz, karar verin:

Kıbrıs sorunun çözümünde BM Genel Sekreterine devredilen yetki, karar verme yetkisi değildir. Devredilen yetki, halkların, serbest iradelerini kullanarak oylayacakları metni hazırlama yetkisidir. Ortaya çıkacak metne, evet veya hayır deme yetkisi, referandumla yine, hükümranlığın asıl sahibi olan halklara bırakılmıştır.

            Anlaşma ortaya çıktıktan sonra, nihai metin, Türkiye’nin garantör devlet olması nedeniyle, hükümetimiz tarafından yüce Meclisimizin de onayına sunulacaktır. Böylelikle, ortaya çıkacak anlaşmanın, Türk tarafının endişelerini karşılamaması gibi bir tereddüdü bulunan değerli milletvekili arkadaşlarımız varsa, bu arkadaşlarımız müsterih olsunlar, ortaya çıkacak metin, eninde sonunda, kendi takdirlerine sunulacaktır.

 

            Sayın Başkan,.

Değerli Milletvekilleri

New York’taki müzakerelerde Türk tarafının izlediği kararlı, dikkatli ve esnek tutum, müzakerelerde Türk tarafını bir adım öne geçirmiştir. Bu sonucun alınmasında birçok etmenler rol oynamıştır. Sayın Denktaş, onlarca yıldan beri oluşturduğu birikimi ile, bu tutumunun  şekillenmesine çok önemli katkıda bulunmuştur. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ve KKTC’nin yeni Başbakanı Sayın Talat siyasi iradelerini bu tutumun arkasına koyunca, gayet güçlü bir konum ortaya çıkmış oldu.

            Müzakereler boyunca da Türk tarafı, popülist yaklaşımlardan uzak olacaktır. “Büyük zafer kazandık”, “Rum tarafını darmadağın ettik” gibi söylemler peşinde değiliz. Türk tarafınca ortaya konulan tutumun en önemli özelliği “kazan-kazan” yaklaşımı olmuştur. AK Parti, Kıbrıs Rum kesimini, Türk kesiminin bir ortağı olarak görmektedir. Bu iki ortak, oturarak, ortak mülkleri olan Kıbrıs adasını, kendileri için, barış içinde yaşanabilir bir ülke haline getireceklerdir.

            Bu bir “ver-kurtul” politikası mıdır? Kıbrıs konusunda olan biteni doğru ortaya koyarsak, “ver-kurtul” politikası izlenip izlenmediğini daha doğru teşhis etmiş oluruz. Kıbrıs konusunda şu sıralarda yapılmakta olun şudur:

Kıbrıs adasının doğal sahibi olan iki halk, Türk ve Rum halkları, kendi aralarındaki bir sorunu çözmek için masaya oturmuşlar ve çözüm arama çabası içine girmişlerdir. Kıbrıs adası onlarındır. Karşılıklı fedakarlıkta nereye kadar gidebileceklerini onlar, kendileri, karar vereceklerdir. Bir çözüm formülü geliştirdikleri zaman bunu, bir referandumla, hükümranlığın asıl sahibi olan kendi halklarının onayına sunacaklardır. Dolayısıyla, Kıbrıs konusunda kimse, kimsenin malını, kimseye veriyor değildir. Bunun bir “ver-kurtul” politikası olup olmadığının takdirini de, bu iddiayı ileri sürenlerin akl-ı selimine bırakıyorum.

            Kıbrıs Cumhuriyetinin bir garantörü olarak Türkiye de, uluslar arası andlaşmalardan kaynaklanan garantörlük haklarını kullanarak, Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar arasında varılan mutabakatı yüce meclisimizin onayına sunacaktır. Varılacak anlaşmanın Türkiye tarafından onaylanıp onaylanmayacağını yüce meclisimiz belirleyecek, yani sizler belirleyeceksiniz. Eğer ille de bir “ver-kurtul” politikası bulunduğu ileri sürülüyorsa, bu politikanın uygulanıp uygulanmayacağına karar verecek olanlar da yine sizlersiniz.

            Bugün gelinen noktada, Türk tarafı, şimdiye kadar olduğu gibi, sorunun çözümü için yapıcı tutumunu sürdürmeye devam edecektir. Uluslar arası camiadan beklentimiz, Rum-Yunan tarafının da Türk tarafı gibi yapıcı olmaya teşvik edilmesidir. Bu yapılırsa, sadece Kıbrıs sorunu çözülmekle kalmayacak, Doğu-Akdeniz’de istikrar güçlenecek ve Türk-Yunan ilişkileri bundan olumlu biçimde etkilenecek, Türkiye’nin Avrupa Birliği yönelimin önündeki önemli bir engel de ortadan kalkmış olacaktır.  Bu yapılmazsa, müzakerelerin çıkmaza saplanması ihtimali her zaman varittir. Ancak, bu kez, kimse Türk tarafını, uzlaşmaz olarak ilan etmeye tevessül edemeyecektir.

 

            Sayın Başkan,

Değeerli Milletvekilleri

Burada üzerinde durulması yararlı olabilecek bir başka husus da, Kıbrıs sorunu çözümlenirse, Türkiye’ye AB’ye giriş müzakerelerine başlamak için bir tarih verileceği kesin midir sorusudur. Bu soruya kısa ve net bir cevap vermek istiyorum:  Hayır kesin değildir. Ancak Kıbrıs sorununun çözümlenmesinin Türkiye’ye müzakerelerin başlaması için tarih verilmesi işini kolaylaştıracağı kesindir. Peki öyleyse hükümetimiz neden bu sorunu alelacele çözme çabasına girmiştir?

            Partimiz, Kıbrıs sorununun çözülmesini Avrupa Birliğine girmek istediği için arzu ediyor değildir. Kıbrıs sorunu, Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesi konusu olsa da olmasa da çözümlenmesi gereken bir sorundur. Türkiye, bütün komşularıyla sorunlu olarak yaşamaya devam edemez. Bu sorunların bir bir çözümlenmesi, Parti programımızın dış politika ile ilgili bölümünde, öncelikli hedef olarak belirlenmiştir. Kıbrıs sorununu 1 mayıs 2004 ten önce çözümleyebilmek için acele edişimizin nedeni, o tarihe kadar çözümlenmesi halinde bundan KKTC’nin de Türkiye’nin de munzam yararlar sağlayacak olmasıdır.

 

            Sayın Başkan

            Değerli Milletvekilleri,

Konuşmama son verirken, şu hususun altını bir kez daha çizmek istiyorum. Hükümetimiz, Kıbrıs sorununu, bugünkü koşullarda olabilecek en uygun çözüme kavuşturmak için elinden gelen çabayı sarf etmektedir. Felaket tellallığı yapmaya gerek yoktur. Türkiye’nin yönetimi, dış politika da dahil olmak üzere,  emin ellerdedir. Hükümet, yüce meclisimiz tarafından kendisine gösterilen güvene layık olabilmek için elinden gelen gayreti göstermeye devam edecektir. Biz, AK Parti grubu olarak, hükümetimizin Kıbrıs konusunda aldığı inisiyatifi destekliyor ve bu tutumun arkasında olduğunu bir kez daha vurguluyoruz.

            Hepinizi saygı ile selamlıyorum.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.