Almanya’daki 18 Eylül 2005 Seçimlerinin Değerlendirilmesi, Konrad Adenauer Vakfı, Ankara, 19 Eylül 2005

ALMANYA’DAKİ 18 EYLÜL 2005 SEÇİMLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Konrad Adeneauer Vakfı, Ankara, 19 Eylül 2005

Dünkü seçim sonuçlarının Alman dostlarımıza ve hepimize hayırlı olmasını temenni ediyorum.

 Hepimize de hayırlı olsun diyorum. Çünkü,  Almanya seçimleri uluslararası camiayı yakından ilgilendirmektedir ve uluslararası camiayı yakından ilgilendiren sonuçlar doğurabilecek bir seçimdir.

 Türkiye’yi ise belki öteki ülkelerden daha fazla ilgilendirmektedir. Çünkü, her şeyden önce, Türkiye ve Almanya dost ve müttefik iki ülkedir. İkinci neden bu ülkede 2 milyondan fazla Türk vatandaşı yaşamaktadır. Üçüncüsü, Almanya’da oy verenlerin 5-6 yüz bin kadarı Türk kökenli Alman vatandaşlarıdır. Dördüncüsü, bu seçim, gereksiz bir şekilde Türkiye’nin AB’ye girmesinin de oylandığı bir seçim olarak takdim edilmiştir.

 Biz, Türkiye olarak, AB’ye üyelik sürecimizin, her hangi bir ülkede,  iç politika malzemesi yapılmasına her zaman karşı çıktık. Bunu ilgili ülkedeki yetkililerle ve siyasetçilerle de, dilimiz döndüğü kadar paylaştık. Bu söylediklerimizin doğruluğunu kabul edenler de çıktı, fakat çoğunlukla, o ülkelerdeki politikacılar bildiklerini okumaya devam ettiler.

  Bugünkü bir sabah gazetesinin deyimi ile, Almanya’daki seçimlerde, “Türk karşıtlığı zafer getirmedi”. CDU-CSU, Türk kökenli Alman vatandaşlarından oy alma hedefini bir yana bırakmış, Türkiye’nin AB’ye girmesine açıkça karşı çıkarak, Almanya’daki aşırı sağın oylarını almayı kendisine hedef olarak seçmişti. Bu, birlik partilerinin siyasi tercihi idi. Yabancı bir ülkedeki bir siyasi partinin böyle bir tercih benimsemesine, bizi çok yakından ilgilendirmesine rağmen, pek fazla karışamayız. Ancak, seçimlerin sonucu, CDU-CSU’nun bu hesabının doğru çıkmadığını düşündürüyor. Bunun aksi ileri sürülecek olursa,  yani CDU-CSU, Türkiye karşıtlığı sayesinde aşırı sağdan aldığı oyu arttırdı deniliyorsa, o takdirde, CDU-CSU’ya destek zaten çok daha düşükmüş de, aşırı sağdan aldığı oy sayesinde % 35 e ulaşmış demektir. Bu muhakeme tarzlarından hangisinin doğru olduğunu sizin takdirinize sunuyorum.

 Şimdi, Almanya’daki seçimlere geliyorum. Seçim sonuçlarının Almanlar için ne getirip ne götüreceğini tartışmak bize düşmez. Biz konunun Türkiye’ye yansımalarını değerlendirmek için buradayız. Ben şu hususu özellikle vurgulamak istiyorum: Türkiye, Almanya’ya zarar verebilecek bir hususu, sırf Türkiye’ye yarar sağlayacak diye savunmaz. Çünkü Türkiye, kendisini, Almanya ile ayni teknede seyahat eden bir kimse gibi düşünmektedir. Bu teknedeki Almanya ne kadar sağlıklı olursa Türkiye de o kadar rahat eder.

 Türkiye’nin Almanya ile ilişkileri, 1800 lü yılların ikinci yarısına kadar uzanan,  eski ve güçlü bir geçmişe sahiptir. 1960 lardan itibaren Almanya’da oluşmaya başlayan Türk varlığı ve gerçeği nedeniyle bu ilişkiler daha da güçlü hale gelmiştir. Karşılıklı ekonomik ve stratejik çıkarlarımız, bu ilişkileri öteki ülkelerle olan ilişkilerden farklı bir konuma taşımıştır. Bu kadar güçlü ilişkilerin, bir seçim kampanyasının geçici gereklerinden etkilenmemesi gerekir. Eğer bundan etkilenecek kadar zayıf ise, her iki tarafın çabasıyla bu zayıflığın bertaraf edilmesi gerekir. Bu nedenlerle, ben, seçim kampanyası sırasında Türkiye hakkında söylenmiş olabilecek her şeyin geride bırakılması ve şimdi artık ileri bakılması gerektiği görüşündeyim.

 Seçim kampanyası sırasında Türkiye ile ilgili olarak bu ülkenin hak etmediği şeyler söylemiş olan politikacıların da, kendilerini o sözlerinin tutsağı olarak görmemelerini, seçim öncesi defterini kapatıp şimdi Almanya’yı daha güçlü hale nasıl getirebileceklerini ve Türkiye’nin bu konuda yapabileceği katkının neler olabileceğini araştırmaya başlamalarını temenni ediyorum.

 Dünkü seçimlerde, CDU-CSU’nun, % 40 lardan fazla  oy alabileceği tahminleri yürütüldüğü halde, bu parti, % 35.3 te kaldı. SPD ise, kendisi için ileri sürülen tahminleri aşarak % 34 oy aldı. Bu oyların parlamentodaki sandalye sayısına yansıması ise sırasıyla 225 ve 222 olmuştur. Başka bir deyişle, bu iki büyük partinin parlamentodaki gücü birbirlerine çok yakındır. Ancak, CDU’nun birinci parti olması nedeniyle, hükümet kurma görevi önce Sayın Merkel’e verilecek, Sayın Merkel hükümet kuramazsa ancak o zaman bu görev Sayın Schroeder’e önerilecektir.

 Görebildiğim kadarı ile, kurulacak  hükümetin kaderini, FDP ile Yeşillerin, büyük partilerle ortaklık kurmadaki tavırları tayin edecektir. Bu tavır da, küçük partilerden hangisinin, hangi büyük parti ile ortaklığa istekli olduğuna göre değil, biraz karışık görünmekle beraber, hangi büyük parti ile ortaklık istemediğine göre belirlenecektir.

 Burada, mukayese edilmesi gereken tutum, Yeşillerin CDU ile ortaklığa isteksizlikleri ile, FDP’nin SPD ile ortaklığa isteksizliği olacaktır. Bu iki isteksizlikten hangisi daha güçlü çıkarsa, koalisyon ona göre şekillenecektir. Yeşillerin CDU ile ortaklığa isteksizlikleri, FDP’nin SPD ile ortaklığa isteksizliğinden daha fazla ise, Yeşiller, CDU liderliğindeki bir hükümete girmeyeceklerdir. Bu takdirde, Yeşillerin, SPD başkanlığındaki bir hükümette yer almayacakları yolundaki eskiden ortaya koydukları tutumdan geri dönülmesi sağlanabilirse, hükümet SPD başkanlığında kurulabilecektir.

Bunun tersi olursa, şöyle bir senaryo ortaya çıkacaktır: FDP’nin SPD ile ortaklığa isteksizliği daha büyükse ve Yeşillerin, CDU ile işbirliği yapmaya isteksizliklerinden daha güçlü ise, o takdirde SPD başkanlığında bir hükümet kurmak zorlaşacaktır. Eğer Yeşillerin CDU başkanlığındaki bir hükümette yer almaya karşı güçlü bir tavırları yoksa, hükümet, CDU başkanlığında kurulabilecektir.

 Dengelerin hassas olması nedeniyle pazarlıkların zaman alması ihtimali güçlüdür. Fakat siyasette, 1 hafta dahi çok uzun bir zamandır. Gelişmeleri hep birlikte izleyeceğiz.

Şimdi, biraz da, Alman seçimlerinin sonucunda ortaya çıkabilecek çeşitli senaryolar hakkındaki düşüncelerimi söyleyeyim.

Hükümet kurmak için 4 formül olduğu anlaşılıyor:

a) Büyük koalisyon (CDU+SPD): Bu formülün, öteki yollar tüketilmeden deneneceğini sanmıyorum.  Çünkü hükümeti kim kurarsa kursun, daha küçük partilerle daha avantajlı mutabakatlar sağlama imkanı bulunmadığı ortaya çıkmadan, parlamentodaki güçleri birbirine çok yakın iki partinin ortaklık yapmaları, en azından ilk tercihleri değildir.

b) CDU liderliğinde Hür Demokratlar ve Yeşiller (CDU+FDP+Yeşiller) Koalisyonu: İlk denenecek ortaklık türünün bu olacağı söylenebilir. Bu durumda, Sayın Schroeder’in böyle bir hükümette, Başbakan Yardımcılığı yapmayacağı tahmin edilmektedir. Ayrıca, Almanya’daki siyesi geleneğe göre, Dışişleri Bakanlığının, koalisyondaki ikinci büyük partiye, yani FDP’ye verilmesi gerekir.

c) SPD liderliğinde üçlü koalisyon (SPD+FDP+Yeşiller).

d) SPD liderliğinde, Yeşiller ve Sol Partiler koalisyonu. Özellikle sol partilerden birinin Komünist partisi olması nedeniyle bu senaryonun gerçekleşme ihtimali öteki ihtimallerden daha zayıf görünmektedir.

Vaktiyle bazı partilerin, başka bir partinin adını da adını zikrederek, onunla hiçbir surette ortaklık yapmayacaklarını dile getirmiş olmaları, böyle bir seçim sonrasında artık hüküm ifade etmez. Seçim kazanmış her partinin, önüne çıkan imkanları en iyi şekilde değerlendirmesi doğaldır.

Bu seçimlerin ayni zamanda Türkiye’nin AB’ye girişinin de oylandığı bir seçim olduğunu söyleyenler de vardı. Ben, Alman seçmeninin tutumunda, Türkiye’nin AB’ye girmesi konusundan çok, Almanya’yı güçlü devlet yapacak bir lider arayışının daha önemli rol oynadığı kanısındayım. Eğer bu tahminim doğru değilse, yani Alman seçmenin tutumunu belirleyen husus Almanya’yı güçlü devlet yapacak lider arayışı değil de Türk unsurudur deniyorsa, o zaman Türkiye’nin bu sonuçtan daha fazla memnun olması gerekir. Çünkü, o takdirde,  ya Alman seçmeni Türkiye karşıtlığından fazla etkilenmiyor veya bu karşıtlığa rağmen Türkiye’ye destek vermeye devam ediyor demektir.

Türk medyasında bu seçimlere, boyutlarının ötesinde anlam izafe edilmekte idi. Halbuki, ne SPD daha az oy alsaydı ağıt kurmamız gerekirdi. Ne de CDU-CSU az oy aldı diye sevinç çığlıkları atmamız gerekir. Çünkü, CDU-CSU, seçim öncesi tahminlerinde ileri sürüldüğü üzere % 40 ların üstünde oy almış olsaydı ve yalnızca FDP (Hür Demokratlar) ile ittifak yaparak hükümet kurabilecek duruma gelmiş olsa idi, bunu Türkiye için dünyanın sonu saymaya gerek yoktur. Çünkü ben, CDU-CSU yöneticilerinin, iktidara geldikten ve sorumluluk makamına oturduktan sonra, Türkiye hakkında seçim kampanyası sırasında söylediklerinin önemli bir bölümünün, Almanya’nın uzun vadeli çıkarlarına uygun olmayan hedefler olduğunu görecekleri diye düşünüyorum.

Sayın Merkel’in % 40 ların üzerinde oy alması halinde, Türkiye’nin AB’ye giriş müzakereleri yine 3 Ekimde başlayacaktı. Çünkü Sayın Merkel, kendisi iktidara gelmeden önce Türkiye ile müzakerelere başlanılması yolunda bir karar alınmış olursa, kendisi iktidara geldikten sonra bu kararın uygulanmasına karşı çıkmayacağını bizlere çeşitli vesilelerle söylemişti.

Ancak, Sayın Merkel’in, müzakereler başladıktan sonra Türkiye için “ayrıcalıklı ortaklık” statüsünü önereceği biliyoruz. Bunu, az farkla iktidara gelse de önerecektir, çok farkla gelse de önerecektir. Şimdi artık, Türkiye konusundaki tutumunun kendisine fazla prim getirmemiş olduğunu görmüş olacağı için, belki, bu kez eskisi kadar ısrarlı olmayabilecektir. Ancak böyle bir ihtimalin varlığı bizi telaşa düşürmemelidir.

Türkiye “ayrıcalıklı ortaklık” statüsünü görüşmeye hazır olmadığını defalarca açıklamış bulunmaktadır. Çünkü Türkiye’nin AB içindeki statüsü esasen ayrıcalıklı bir statüdür. Türkiye, 40 yıldan beri AB’nin ortak üyesidir. 10 yıldan beri AB ile, bir gümrük birliği içindedir. AB’nin çeşitli fonlarından yararlanmaktadır. AB’nin savunma boyutu olan Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (ESDP)’nın aktif bir iştirakçisidir. AB’nin ayrıcalıklı bir ortağa bunun ilerisinde verebileceği her hangi bir şey esasen yoktur. Türkiye böyle bir statü konusunu görüşmeyeceğini bildirdiğine göre AB, bu konuyu kiminle görüşecektir? Sayın Merkel Başbakan olduğu takdirde, herhalde danışmanları bunu kendisine anlatacaklardır.

Kendisine saygısı olan bir ülkenin, AB içinde ikinci sınıf bir üye statüsünü müzakere etmesi zordur. Türkiye gibi, bölgesel bir güç olan bir ülkenin bunu yapması daha da zordur. Türkiye’de hiçbir hükümet bunu kamu oyuna kolay kolay anlatamaz.

Türkiye ile AB’ye katılım müzakereleri, beklenmedik bir yol kazası olmazsa, 3 ekim 2005 günü başlayacaktır. Sayın Merkel’in, seçim kampanyası sırasında açıkladığı tutum olmasaydı dahi müzakereler uzun ve meşakkatli geçecektir. Türkiye’nin her ülkedeki seçim arifesinde  siyasetçilerin, seçmenlere yönelik olarak söylediklerine takılıp AB üyeliğine yönelik gayretlerini gölgelememesi gerekir. Almanya seçimlerinin öncesinde bazı medya kuruluşlarında şöyle bir hava estirildi: Sanki CDU-CSU iktidara gelmiş ve Türkiye ile AB’ye katılım müzakereleri devam ettiği sürece iktidarda kalmış ve bu süre içinde, kimse Almanya’nın yöneticilerine Türkiye’nin AB’ye yapabileceği katkıları doğru dürüst anlatamayacakmış. Görüldüğü üzere, bu tahminler, 18 Eylül akşamı birdenbire değişiverdi. Yarın Almanya’da CDU-CSU liderliğinde bir hükümet kurulsa dahi bunu da, sonsuza kadar değişmeyecek bir senaryo olarak görmememiz gerekir. Biz işimize bakalım ve doğru olduğuna inandığımız yolda ilerlemeye devam edelim.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.