AK Parti’nin Avrupa Birliğine Bakışı, Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi (ATAUM)’nde verilen konferans, 15 Mart 2010 ( Power Point)

AK PARTİ’NİN AVRUPA BİRLİĞİNE BAKIŞI

Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi (ATAUM) Ankara, 15 Mart 2010


Çağrı ERHAN
: Adalet ve Kalkınma Partisinin Avrupa Birliğine bakışını anlatmak üzere eski Dışişleri Bakanımız ve emekli Büyükelçi,  Düzce milletvekili, hâlihazırda da AB Uyum Komisyonu Başkanı olan Sayın Yaşar Yakış aramızda. Sayın Yakış, biraz sonra yansıyı da kullanarak sizlere Adalet ve Kalkınma Partisinin Avrupa Birliği politikasını anlatacak. Fakat o başlamadan evvel, onun da müsaadesiyle az önce kendisiyle sohbet ederken vakıf olduğum bir konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Aslında Sayın Yakış, partinin kurulduğu andan itibaren 8 yıllık süre zarfında, hükümette bulunduğu süre dâhil, bu partinin sadece Avrupa Birliği politikasını değil, dış politikasını da asıl şekillendiren kişidir. Partinin ilk programının ve seçim beyannamesinin yazımında, daha sonra hükümet programındaki dış politika ve AB ile ilgili bölümlerin yazımında ve bugüne kadar kurulan hükümetlerin hepsinde, hükümet programlarının bu konuyla ilgili bölümlerin hazırlanmasında hep aktif ve başat rol aldı. Dolayısıyla size biraz da, sadece partisinin değil, kendi Avrupa Birliği vizyonunu da ortaya koyacak. Ben davetimizi kabul ettiği için Sayın YAKIŞ’a çok teşekkür ediyorum. Ve kürsüyü ona bırakarak aşağı iniyorum. Buyurun efendim.

Yaşar YAKIŞ: Değerli hocam; değerli öğrenciler demeyeceğim, çünkü siz öğrencilik aşamasını geçmişsiniz, meslek içi eğitim gören değerli katılımcılar diyeyim,

Bizim için önemli olan bir konunun sizin eğitim programınıza girmesinden memnunum. Çünkü Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci tam da körlerin fili tarif etmesine benzer bir hal almıştır. Herkes filin neresine elini sürüyorsa o şekilde tanımlıyor. Biz AKP’li körler olarak fili nasıl tanımladığımızı, bu konuyu nasıl gördüğümüzü sizinle paylaşmaya çalışacağım.

Ben konuşmamı şu plan çerçevesinde yapmak istiyorum: Önce katılım sürecinin fotoğrafını çekmek herhalde yararlı olur. Çünkü bu fotoğraf çekilmeden zorluklarımızın nerede olduğunu, gerçekçi bir projeksiyon yapabilmek için nasıl bir zeminden hareket etmemiz gerektiğini bilmeden, amiyane tabiriyle “bekâra karı boşamak kolaydır” kabilinden, Avrupa Birliğini şöyle yapalım, böyle yapalım, reddedelim, kabul edelim şeklindeki söylemlerin yere basabilmesi için, bugünkü durumun fotoğrafını çekmek herhalde uygun olur. Bugünkü durumun fotoğrafını çekerken en önemli husus tabii ki bloke edilmiş fasıllardır. Bunlar üç kategoriye ayrılırlar: Hatta sayacağım kategoriler dişindekileri de eklersek dört de diyebiliriz.

Müzakere başlıklarının bir kısmı Konsey kararıyla, bir kısmı Fransa tarafından tek taraflı olarak bloke edilmiştir. Son olarak, 6 başlık da 2009 yılı içinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) tarafından bloke edilmiştir. Bu, üç kategoride hangi fasıllar olduğunu anlattıktan sonra her faslın sıkıntıları nedir, onların üzerinde durmak, onları açıklamak uygun olur. Ondan sonra AKP’nin yaklaşımını anlatmak ve oradan bir sonuç çıkarmak herhalde daha isabetli olur diye düşünüyorum.

Konsey kararı ile bloke edilen fasıllar, burada gördüğümüz sekiz fasıldan ibarettir. Burada 7 başlık görünüyor. Biri eksik. Anlaşılan Fransa tarafından bloke edilen fasıl Fransa listesine konulmuş.    

“Malların Serbest Dolaşımı” faslı: Bu faslın Konsey kararı ile bloke edilmesine neden olarak, Türkiye’nin Katma Protokolü uygulamaması gösterilmektedir.  GKRY, bu nedenle, kendisi ile Türkiye arasında malların serbest dolaşamadığını ileri sürmektedir. AB de GKRY’nin bu iddiasını geçerli sayarak söz konusu faslın müzakereye açılmasını bloke etmiştir.

“İş Kurma ve Hizmet Sunumu” faslı da aynı şekilde, Türkiye’nin serbest dolaşıma izin vermemesi nedeniyle bloke edilmiştir.

“Mali Hizmetler” ve “Balıkçılık” faslı AB için çok önemli bir fasıldır. Türkiye ile Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında karasularının genişliği sorunundan ve Ege’deki deniz sınırlarının belirlenememiş olmasından kaynaklanan sıkıntılar var. Aslında Ege’deki sorun bir kıta sahanlığı meselesi olmakla birlikte bunun balıkçılığı da etkileyen boyutları var.

“Ulaştırma”, ülkeler arasındaki en önemli sorunlardan biridir. Bizim bu alandaki sorunumuz şoförlerimizin AB ülkelerine girmelerinde ortaya çıkıyor. Avrupa Birliği,  Katma Protokolü tüm üye ülkelere teşmil etmeyişimizi bahane ederek bu başlığı açmıyor. Ancak şöyle bir çifte standart var: Bizim şoförlerimizin Avrupa Birliği ülkelerine girmesine sınırlama getiriliyor, fakat GKRY araçları Türkiye’ye rahatça girsin isteniyor.

“Gümrük Birliği”, “Dış İlişkiler” ve “Tarım ve Kırsal Kalkınma”, aslında başka nedenlerle bu listeye girdi ama biraz sonra onun ayrıntısına gireceğiz.

 Fransa da beş faslın açılmasını bloke etti. Fransa bu 5 fasılda, müzakerelerin açılmasına, bildiğiniz üzere, Türkiye’yi tam üyeliğe götürecek olması nedeniyle karşı çıkmaktadır. Fransa’nın bloke ettiği 5 fasıl, artı, Konsey kararıyla bloke edilen 8 fasıl, toplam 13 fasıl ediyor. Bu fasıllardan biri her iki listede de bulunduğu için sonuçta toplam 12 başlık bloke edilmiş oluyor.

Bir de GKRY tarafından bloke edilebileceği söylenen 6 fasıl var. GKRY bu fasılları bloke ettiğini henüz resmi kayıtlara geçirmedi ama bloke edebileceğini söylüyor. Bu tutumunu da şöyle gerekçelendiriyor: Üye ülkelerden biri ile ilişkilerini normalleştirmemiş bir ülke, bazı başlıklar çerçevesindeki işbirliğini nasıl yürütecektir sorusunu ortaya atıyor. Örneğin, ilişkiler normalleşmemiş ise “İş gücünün Serbest Dolaşımı” faslına müzakere etmenin bir anlamı yoktur. Çünkü o faslın müzakeresi tamamlansa dahi işçiler nasıl olsa serbest dolaşım haklarını kullanamayacaklardır diyor. Normalleşme olmamışsa, aynı şekilde adalet, özgürlükler ve güvenlik konularında da, işbirliği yapılamayacağını ileri sürüyor. Eğitim ve Kültür programlarına nasıl katılacakları sorusunu ortaya atıyor.  

Öte yandan, Ortak Güvenlik ve Dış Politika faslı da zaten Türkiye’nin GKRY boyutlu sorunlarından en zor olanlarından biridir. Fasıllara daha ayrıntılı baktığımız zaman bu konuyu biraz daha ayrıntılı olarak görebileceğiz.

“Balıkçılık” faslındaki blokajın nedeni şudur: Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi var. Bu, Türkiye’nin taraf olmadığı bir sözleşmedir. Sebebi de Ege Denizindeki karasularının genişliği konusunda Yunanistan’ın sahip olduğu hareket serbestîsi ve 1990’da Yunanistan parlamentosunun Yunanistan hükümetine, karasularını genişliğini gerekli ve uygun gördüğünde 12 mile kadar uzatılabilmesi yetkisini vermesidir. Deniz Hukuku Sözleşmesine göre taraf devletlerin, karasularını, 12 mile kadar uzatma yetkileri vardır.

Aslında Türkiye, Ege Denizi gibi özel koşulları olan bir denizde, bu 12 mil kuralının uygulanmaması gerektiğini Deniz Hukuku Konferansı sırasında izah etmeye çalışmış ama kendisine taraftar bulamamıştır. Ve Deniz Hukuku Konferansı Ege’yi düşünmeksizin, Filipinler gibi takımada ülkeleri için geçerli olan bir kural olarak karasularını 12 mile genişletme yetkisini kıyı ülkesine vermiştir.

Bu yetki Yunanistan tarafından kullanıldığı zaman her adanın etrafında, özellikle Türkiye’nin Anadolu kıyılarına yakın adaların her birinin etrafında, 12 şer millik daireler çizdiğiniz zaman, o daireler birbiriyle birleştiği için herhangi bir Ege limanımızdan bir başka Ege limanımıza, ya da açık denizlere gidecek olan bir Türk gemisi, o daireler birleşmiş olduğu için, Yunan karasularından geçmeden gidemeyecek hale geliyor. Yani Türkiye Ege kıyılarına hapsedilmiş olacaktır. Uluslararası hukukla ilgisi olan katılımcılar bilirler, Her seferinde Yunanistan’a haber mi vermek, izin mi almak zorundayız? Hayır. Deniz Hukukunda “zararsız geçiş” diye bir kavram var. Türkiye de bu hakkı kullanır ve oradan geçip başka bir Türk limanına gidebilir.  Ama her zaman,  karasularından geçeceğiniz ülke gemiyi durdurarak “zararsız geçiş” hakkını mı kullanıyorsun, yoksa gemide benim kabul edemeyeceğim bir yük mü taşıyorsun diyerek gemiyi denetleme hakkına sahiptir. Türkiye Yunanistan’ın bu yetkiyi haksız yere kullanabileceği endişesinden hareket ederek, karasularının şu andaki 6 milden daha fazlasına genişletilmesine karşı çıkıyor.

Yunan Parlamentosu, 1990 yılında Yunan Hükümetine, karasularını, uygun gördüğü zaman ve uygun gördüğü genişlikte belirleme yetkisini verdi. Türkiye Yunan parlamentosunun kararına hemen tepki gösterdi ve eğer Yunanistan bu yetkiyi kullanırsa bunu savaş sebebi (casus belli) sayacağını açıkladı. Bu karşılıklı kararlar iki ülke ilişkileri üzerinde sallanan bir Demokles kılıcına benziyor. Bunun bir yansıması olarak, örneğin Türk ve Yunan Parlamentolarında karşılıklı dostluk grubu yoktur. Pek çok uzak ve ilişkimizin az olduğu ülkelerin parlamentolarıyla dostluk gruplarımız vardır. Yunanistan “ ‘casus belli’ kararını kaldırmadığınız sürece iki ülke parlamentosu arasındaki ilişkiler normalleşemez” diyor. O zaman biz de “Yunan parlamentosunun Yunan hükümetine verdiği yetkiyi kaldırın” diyoruz. Bu, dar bir köprüden geçen iki keçinin çekişmesine benziyor.

 Aslında her iki parlamentonun da böyle ilişkileri tırmandırıcı kararlar almasına gerek yoktu. Çünkü örneğin Yunan Parlamentosu, Yunan hükümetine karasularını genişletme yetkisi vermek istiyorsa bunu, henüz böyle bir ihtiyaç yokken,  tahrik edici bir açık bono şeklinde vermesine gerek yoktu. Şartlar gerektiğinde Yunan parlamentosu her an olağanüstü toplantıya çağrılabilir ve karasularını genişletme kararı alınabilirdi. Aynı şekilde Türkiye’nin de “casus belli” kararını hükümete açık bono şeklinde vermek yerine, şartlar gerektirdiğinde parlamento olağanüstü toplantıya davet edilerek “casus belli” kararı alınabilirdi. Başka bir deyişle, Deniz Hukuku Sözleşmesinden kaynaklanan sorun aslında çözülebilir bir sorundur, fakat bu ancak karşılıklı güven ortamı doğması halinde mümkün olabilecektir. Şimdiki durumda “Balıkçılık” başlığının açılamamasının nedenlerinden biri de budur.

“Ulaştırma” faslının açılması yine Ege sorunları nedeniyle Yunanistan tarafından bloke edilmiştir. Orada da FIR (Flight Information Region) hattı dediğimiz, bir sanal çizgi var. Yani bir uçağın pilotu, bir başka ülkenin hava sahasına girerken “Ben geliyorum, benim identification’ım şudur” diye kendisini tanıtması gerekiyor. Orada Türkiye şu argümanı öne sürüyor: Her Yunan adasının kara sahasının üzerindeki hava sahası Yunanistan’ın hava sahasıdır. Orada tereddüt yoktur. 3 millik ya da 6 millik kara sularının üzerindeki hava sahası da Yunanistan hava sahasıdır. Orada da sorun yok. Yani 6 milden daha fazla yaklaştığınız zaman haber verme mecburiyeti var. Ancak Yunanistan kendi hava sahası olmayan ama yabancı uçakların haber vermek zorunda oldukları 10 millik mesafeyi de kendi hükümranlık sahası imiş gibi mütalaa ederek, Türk uçakları adalara 10 milden daha yakına geldiklerinde, sanki bu Türk uçakları Yunan hava sahasını ihlal etmişler gibi, bunu protesto konusu yapmaktadır. Bu iş artık o kadar yozlaşmıştır ki, notalar artık matbu formlar haline getirilmiş, uçağın uçtuğu gün ve saat yeri boş bırakılmıştır. Her olayda o boş yerler doldurularak nota ya Atina’daki Türk Büyükelçiliğine veya Ankara’da Dışişleri Bakanlığımıza tevdi edilmektedir.

Türk makamları da aynı şekilde matbu form haline getirilmiş notalarla bu protestolara cevap vermekte ve bu cevapta “Türk uçakları Yunan hava sahasını ihlal etmemişlerdir. Onların uçtuğu yerler uluslararası hava sahasıdır” denilmektedir.

Bazen Yunan makamları daha ileri gitmekte, Yunan adalarına 10 milden daha yakına gelen uçaklara müdahale etmeye teşebbüs etmektedirler. Zaman zaman basın ve medyaya “Ege’de it dalaşı” olarak yansıyan olaylar işte bunlardır.

 Öte yandan Türkiye, OECD gibi bazı uluslararası kuruluşlara Kıbrıs Rum kesiminin alınmasına karşı çıkmakta ve GKRY’nin NATO’nun gizlilik dereceli belgelerine erişimini engellemektedir. GKRY de bu nedenle Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinde “Dış İlişkiler” faslının açılmasını engellemektedir.

“Tarım ve Kırsal Kalkınma” faslının açılması Fransa tarafından engellenmektedir. Bunun sebebi, eğer bu fasıl da müzakere edilirse Türkiye’nin AB’ye girmesi için başka bir engel kalmayacağı görüşüdür.

“İşçilerin Serbest Dolaşımı” faslının açılmasına da,  ülkesinde en çok Türk vatandaşı yabancı işçi bulunduran ve Türk asıllı Alman vatandaşının bulunduğu bir ülke olarak Almanya ve AB’nin hangi ülkeye doğru olursa olsun genişlemesine karşı olduğu için Avusturya da işçilerin serbest dolaşımının da bu yönde bir adım teşkil edecek olması nedeniyle karşıdır.

“Yargı ve Temel Haklar” faslıyla ilgili olarak GKRY Kuzey Kıbrıs’ta temel hakların ihlal edildiğini iddia ediyor. Nedir bu temel haklar? Güney Kıbrıslıların mülkiyet hakları var. Evleri var. Gayrimenkulleri var. O gayrimenkullerine ulaşıp, onlardan yararlanamamak temel hakların ihlalidir. Dolayısıyla buna engel olanın Türk askeri olduğunu, Kuzeye hâkim olan devletin Türkiye olduğunu ileri sürerek bu faslın açılmasına karşı çıkıyor.

“Adalet, Özgürlük ve Güvenlik” faslı konusunda durum şudur: Özellikle Ege adalarında, çeşitli üçüncü ülkelerden gelmiş olup, Avrupa Birliği ülkelerine gitmek isteyen kaçak göçmenler var. O göçmenler Avrupa Birliğine Yunan adalarından girmek istedikleri için, Yunan güvenlik makamları bu göç akımını durdurmak amacıyla Türk makamlarıyla daha yakın işbirliği yapmak istiyorlar. Türk makamlarının bu yakın işbirliğine yanaşmadığından şikâyet ederek bu faslın açılmasına karşı çıkıyorlar.

 Bir de herhangi bir AB ülkesine yasa dışı yollarla giren üçüncü ülke vatandaşları var.  O yasa dışı göçmenler AB’ye Türkiye’den gitmişlerse Türkiye’nin bu yasa dışı göçmeni geri kabul etmesi gerekiyor. Bu geri kabul işini yasal çerçeveye kavuşturmak için de Türkiye’nin AB ile “Geri Kabul Anlaşması (readmission agreement)” adı verilen bir anlaşma imzalaması gerekiyor. Türkiye, Avrupa Birliği ile henüz Geri Kabul Antlaşmasını imzalamamıştır. Bu aynı zamanda vize kolaylığı antlaşmasının da ön şartıdır. Yani Avrupa Birliği birçok ülkeye vize kolaylığı sağlarken, Türkiye’nin çok daha fazla hakkı olduğu halde Türkiye’ye bu kolaylığı göstermiyor. Çünkü Türkiye ile Avrupa Birliği arasında bir Geri Kabul Anlaşması yok.

Türkiye’nin görüşüne göre, Geri Kabul Anlaşması olmasa dahi, özellikle bazı AB üyesi ülkelerin Türk vatandaşlarına vize uygulaması anlaşmalara aykırıdır. Çünkü Türkiye ile Avrupa Birliği (o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu) arasında 1973 yılında imzalanan Katma Protokol’da bu konuda açık hüküm var. Protokol’ün 41. maddesinin 1. fıkrası şöyle diyor: “Bu protokolün yürürlüğe girdiği tarihten itibaren hizmet sunmak ve edinmek amacıyla AB ülkelerine giden Türk vatandaşlarına yeni kısıtlamalar getirilemez”. Hâlbuki Türkiye, Almanya ve Belçika ile Katma Protokol’den çok önce vize muafiyeti anlaşması imzalamıştı. Dolayısıyla bu iki ülkenin Türk vatandaşlarına vize uygulaması anlaşmalara aykırıdır. Türk vatandaşlarının bu hakları Avrupa Adalet Divanının “Soysal Kararı” adı verilen bir kararıyla da teyid edilmiş bulunmaktadır. Şimdi AB Komisyonu, Türk vatandaşlarına bu mahkeme kararından yararlanabilmeleri için ne yapılması gerektiğini gösterecek bir belge hazırlıyor. Ama hazırlıklara baktığımız zaman görüyoruz ki, vizeden muaf olduğunu kanıtlamak için vatandaşlarımızın yapmaları gereken işlemler, vize için gereken işlemlerden daha fazla. Bu da iyi niyet eksikliğini gösteriyor.

Avrupa Birliği ile bir Geri Kabul Anlaşması imzalanmasında Türkiye’nin bir zorluğu vardı: AB ülkeleri Türkiye’den giden bir yasa dışı göçmeni Türkiye’ye iade ettikleri zaman bizim o şahsı geldiği ülkeye iade etme imkânımız yok. Çünkü Türkiye ile o ülkeler arasında Geri Kabul Anlaşması yok ve imzalamak da istemiyorlar. Bu nedenle AB ülkeleri tarafından Türkiye’ye iade edilen yasa dışı göçmenler Türkiye’nin elinde kalıyor. Bu yolla Türkiye’ye gelmiş yasa dışı göçmenlerin sayısı yüz binleri buluyor. Avrupa Birliği Türkiye’nin, geri gönderemeyeceği yasa dışı göçmenleri daha başında kabul etmemesi gerektiğini; eğer her nasılsa kabul etmiş ise bu sorunu kendisinin çözmesi gerektiğini söylüyor ve Türkiye’nin, geldiği ülkeye geri gönderemediği bir yasa dışı göçmenin Avrupa Birliği ülkelerinde kalması gerektiğini savunmasının bir mantığı olmadığını ileri sürüyor. Bu yasa dışı göçmenler Türkiye için çok büyük ekonomik yük oluşturduğundan, Türkiye Avrupa Birliği ile, en azından bunun külfetinin paylaşılması ve sınır kontrolünde işbirliği yapılması için bir orta yol arıyor. Zaten AB’ye girdiğimizde sınır kontrolünü AB normlarına uygun şekilde yapmamız gerekecektir. Onun için şimdiden o normlara doğru yaklaşmamız gerekir. Yani, Suriye, Irak ve Ermenistan, Gürcistan ve küçük bir sınır olmakla birlikte Nahçıvan’la olan sınırlarımızın ve deniz sınırlarımızın kontrolü için AB ile işbirliği yapıyoruz. Bu işbirliği ilerledikçe Geri Kabul Antlaşmasını imzalamak için zemin daha da elverişli hale gelecektir.

Bu karmaşık arka planına rağmen Türkiye Geri Kabul Antlaşmasını imzalamak için epey mesafe kaydetti. Belki önümüzdeki yıl, bu antlaşmanın imzalandığını görebileceğiz.

“Eğitim ve Kültür” faslındaki engel: Güney Kıbrıs Rum Kesimi, OECD ve çeşitli uluslararası kuruluşlara katılmasına Türkiye’nin karşı koymasına misilleme olarak bu faslın açılmasını bloke ediyor.

“Ortak Güvenlik ve Dış Politika” faslı: Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin NATO belgelerine erişimini engellediğimiz için ona misilleme olarak GKRY’de Türkiye’nin bu faslı müzakereye açmasını engelliyor.

“Enerji” faslı konusunda GKRY kendi karasularında ve ekonomik bölgesinde yabancı şirketlere petrol arama ruhsatı verdiğini, Türkiye’nin o şirketleri petrol aramaktan caydırmaya çalıştığı iddia ediyor ve bunun bir tehdit olduğunu söylüyor. Onun için Enerji başlığının açılmasına karşı çıkıyor. Ancak Enerji faslı, diğerlerinden farklı bir fasıl. Enerji alanında NABUCCO çerçevesinde Türkiye ile işbirliğini arzu eden birçok Avrupa ülkesi var. Onlar belki Güney Kıbrıs Rum Kesimi üzerinde baskı yaparak bu başlıktaki direncini kırmak isteyebilirler.

Sekiz başlık Konsey kararıyla, beş başlık Fransa kararıyla (burada bir başlık ortaktı ve 12 başlık ediyor), altı başlık da sonradan Kıbrıs Rum Kesimi tarafından ilave edildi. Toplam 18 başlıkta müzakereler açılamıyor. Bir kısmında müzakereler zaten açılmıştı. Geriye ne kalıyor? Bu yansıda gördüğünüz dört başlık kalıyor:

– Kamu Alımları

– Rekabet Politikası

– Gıda Güvenliği

– Sosyal Politika ve İstihdam

Bu başlıkların her birinde açılış kriterlerinin ne olduğuna bakalım.

“Kamu alımları” faslında, Türkiye’nin her şeyden önce bir strateji belgesi hazırlaması isteniyor. İkinci olarak Kamu Alımları mevzuatının değiştirmesi; üçüncü olarak da, Kamu Alımları mevzuatında mevcut olan tüm istisnaların kaldırılması isteniyor. Nedir bu istisnalar? Mevzuatımızda, adları zikredilen belirli alanlarda kamu alımı yapılırken uluslararası ihaleye gitme mecburiyeti bulunmadığını belirten hükümler var. Avrupa Birliği ülkeleri istiyorlar ki bu muafiyet olmasın. O alanlarda da uluslararası ihaleye gitme mecburiyeti devam etsin. O ihalelere kendi şirketlerinin de girebilmesini arzu ediyorlar. Böylelikle kendi şirketlerinin de oradan para kazanmalarını istiyorlar.

“Rekabet Politikası” başlığı altında ise, açılış kriteri olarak Türkiye’den bu yansıda gördüğünüz hususlar isteniyor. Yani, bir strateji belgesi hazırlanması, devlet yatırımlarının denetlenmesi kanununun çıkarılması, çelik sektörünün yapılandırma programının hazırlanması, UEYP denilen belgenin hazırlanması, devlet yardımları kurumunun kurulması, ondan sonra devlet yardımlarının bir çeşit devamı, yani envanterinin yapılması, sonradan o para nereye gidiyor nasıl harcanıyor o konuda da Türkiye’nin bir envanter hazırlaması gerekiyor. Bir de “Eylem Planı” denilen ve bu işleri nasıl yapacağımızı belirten bir belge hazırlanması gerekiyor. Bunlar olmadan bu başlık açılmaz deniyor.

“Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı” faslının açılabilmesi için, veteriner hizmetleri, bitki sağlığı, gıda ve yem çerçeve kanununun çıkarılmasını istiyor. Hükümet söz konusu kanunu Meclise sevk etmiş olup şu anda, başkanlığını yaptığım Komisyonun gündeminde. Önümüzdeki Perşembe günü görüşeceğiz. Ve Avrupa Birliğinin bu konuda mutabakatı alındı. Avrupa Birliği, eğer kanun Meclise sunulduğu biçimde çıkarsa kendi beklentilerinin karşılanmış olacağını söylüyor. AB yalnız bundan sonra ikincil mevzuat dediğim, yönetmelik ve tüzüklerin de çıkarılmasını istiyor. Bir de bir strateji belirlenmesi ve bunun Komisyonla birlikte yapılması isteniyor.

Yine Gıda Güvenliği faslıyla ilgili olarak, en azından Trakya bölgesinde şap hastalığına artık rastlanmadığının Dünya Sağlık Teşkilatı tarafından belgelenmesini istiyorlar. Gıda işletmelerinin sınıflandırılmasını istiyorlar. Hayvan hareketlerine dair değerlendirmenin tamamlanması isteniyor. Hayvanların kimliklendirilmesi sisteminin uygulanmasını istiyorlar. Bu konuda aslında oldukça ilerlemiş durumdayız. Öyle zannediyorum o en kısa zamanda tamamlanacaktır.

“Sosyal Politika ve İstihdam” faslı için sendikal haklara dair kanunların çıkarılması yani 2821, 2822 ve 4688 sayılı kanunların değiştirilmesi isteniyor. Bu, Türkiye’nin Uluslararası Çalışma Teşkilatı çerçevesinde taraf olduğu sözleşmeler açısından da gerekli.

“Enerji” faslında, biraz önce kısaca değindim, herhangi bir açılış kriteri olmadığı halde Güney Kıbrıs Rum Kesimi petrol arama faaliyetlerini önlediğimiz iddiasıyla bu faslın açılmasına karşı çıkmaktadır.

Peki, Türkiye bu dört faslın açılması için neler yapıyor, neler yapması lazım? Hükümetimizin daha doğrusu Adalet ve Kalkınma Partisinin, yarın partimiz iktidarda olmasa bile sürdüreceği tutum şu: Bu açılacak fasıllar için önemli mevzuat değişikliği gerekiyor. Mevzuat değişikliği de çok tartışılmadan bütün yönleriyle incelenmeden kolay kolay yapılamıyor. Sizler de bürokrasinin içinden geldiğiniz için belki bu yasaların hazırlanmasında da önemli görevler üstlendiğiniz için, bir yasanın eksiksiz hazırlanması için ne kadar büyük bir zahmet gerektiğini biliyorsunuz. Dolayısıyla akşamdan sabaha olmuyor bu işler.

Özellikle “Çevre” ve “Tarım” fasıllarında, Avrupa Birliği normlarına ulaşabilmek için çok büyük kaynaklara ihtiyaç var. Çünkü Avrupa Birliğinin sağlayacağını söylediği kaynaklar yeterli değil. Bazıları bir siyasi tercih meselesi, yani o kriteri yerine getirdiğiniz takdirde toplumun bir kesiminin sizin partinize verdiği geri çekmesi riski var. Biz AK Parti olarak AB’ne katılım sürecini Cumhuriyetin ilanından sonraki en büyük çağdaşlaşma projesi olarak görüyoruz. Dolayısıyla bu siyasi adımları atmaya kararlıyız, fakat bu nedenle partinin oy tabanından önemli bir kayma olacaksa o zaman sizin partiniz çok iyi şeyler düşünüyor ama onu uygulamak için ön koşul olan iktidara gelemiyor. Böyle bir duruma düşüyorsunuz. Yani orada bir ikilem var. Bunu da siyasi hayatın bir realitesi olarak görmek mecburiyetindeyiz.

Adalet ve Kalkınma Partisinin yaklaşımının neler olduğunu bir önceki başlıkta anlatmaya başladım. Şimdi biraz daha ayrıntıya giriyorum: Bloke edilmiş fasıllar için AKP, Avrupa Birliğine uyum çalışmalarını sürdürmeye kararlıdır. Gelişmeleri bugün geldiğimiz noktayakadar getirmede AKP’nin de önceki partilerin de çok büyük katkıları olmuştur; ama kader tayin edici adımı yani müzakerelerin başlaması adımını AKP hükümeti atmıştır. Dolayısıyla bu kadar mesafe katettikten sonra, artık geri dönülmemesi gerekir. Buna AKP samimi olarak inanmaktadır. Peki, bu inancını somut adımlarla kanıtladı mı? Evet kanıtladı. Kısaca “Yol Haritası” adını verdiğimiz bir belge var. Tam adı “Türkiye’nin AB Müktesebatına Uyum Programı (2007-2013)” olan 412 sayfalık bir belge. Belki o belgenin hazırlanmasında görev almış arkadaşlar da vardır aranızda. Her kurum bu belgede, kendini ilgilendiren alanlarda % 100 uyumu hangi tarihe kadar gerçekleştirebileceğini kendisi belirledi. Dışardan kimse zorlamadı. Dolayısıyla Türkiye’nin kendi kendini bağlayan, AKP hükümetinin de kendini bağladığı bir belgedir bu. Bu belgeye göre, 2013 yılı sonunda AB müktesebatına % 100 uyum sağlamış olacağız.

Bununla beraber birçok başlığın Kıbrıs şartına bağlı olarak açılamadığını biraz önce söyledim. Peki, Kıbrıs konusunu bir taviz vererek mi, yani karşılığı olmayan bir adım atmak suretiyle mi çözümleyelim? Hayır.  Bazı ülkeler Kıbrıs meselesinin Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılım sürecinde göz ardı edilemez bir engel olduğunu ileri sürebilirler. Fakat Türkiye şöyle düşünüyor: Kıbrıs konusunda AB’nin beklediği açılımları yapsak; Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinin önündeki engeller kalkacak mı? Hayır kalkmayacak. AK Parti, “Türkiye Kıbrıs konusunda şu adımı atmazsa AB’ye katılım süreci durur” gibi bir yaklaşımla, bu iki konunun birbiriyle irtibatlandırılmasına karşıdır. Öyleyse Kıbrıs meselesi çözümsüz mü kalmalıdır? Hayır. Kıbrıs meselesi çözümlenmelidir. Fakat kendi parametreleri içinde çözümlenmelidir.

Peki, nasıl çözümlenecek? Kıbrıs sorunu, Avrupa Birliğine hiç katılmayacak olsaydık, ilelebet çözümsüz mü kalacaktı? Hayır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılması söz konusu olmasaydı Kıbrıs sorunu nasıl çözümlenecek idiyse şimdi de öyle çözümlenmesi lazımdır. Bu iki konuyu birbirleriyle irtibatlandırmak, her iki konunun gereksiz yere budaklanmasına ve başka alanlara taşmasına sebebiyet veriyor.

Bir de, sadece bloke edilmiş fasıllar açısından değil, genel olarak da bakıldığında, Türkiye bir süredir kendi bölgesinde ve uluslararası arenada eskisine nazaran daha aktif roller üstleniyor. Ve eskiden olduğundan farklı olarak, Türkiye şimdi bir yumuşak güç (soft power) ülkesi olarak ön plana çıkıyor. Daha önceleri Türkiye NATO’da ABD’den sonra ikinci büyük askeri güç olarak, daha çok “hard power”  ülkesi olarak anılıyordu. Şimdi yumuşak gücüyle de, yani ekonomik gücüyle, teknik yardımlarıyla, arabuluculuklarıyla, diplomasisiyle de sorunların çözümüne katkıda bulunan bir ülke haline geldi. Tabii ki yumuşak gücü kullandığınız zaman bölgede etkili olma imkânınız daha fazla oluyor. Türkiye şimdi, bölgedeki birçok sorunlarda yumuşak gücüyle ortaya çıkan bir ülke ve daha aktif bir ülke. Bu birinci husus.

İkinci husus Avrupa Birliğindeki yaşlanan nüfus sorunudur. Türkiye’de dinamik ve çok iyi yetişmiş kalifiye iş gücü var. Avrupa Birliği’nin er geç Türkiye’nin bu genç nüfusuna ihtiyacı olacaktır.

Üçüncüsü de, enerji güzergâhlarında Türkiye’nin sahip olduğu coğrafi konumdan kaynaklanan üstünlüklerdir.

Türkiye’nin etrafındaki ülkelerin Türkiye’yi örnek almak suretiyle onunla daha sıkı etkileşime girmeleri nedeniyle, gelecek yıllarda Türkiye’nin hem Avrupa Birliği karşısındaki pazarlık gücünün artacağını, hem de uluslararası alandaki ağırlığının artacağını düşünüyoruz. Bu göstergeler elimizdeyken Avrupa Birliği treni kaçmasın diye işi aceleye getirmek istemiyoruz. Türkiye 2013 sonunda % 100 uyumu sağlayacaktır. Ama 2013 sonunda hemen AB’ye giremezse de hemen girelim diye zorlamaya, ya da lüzumsuz tavizler vermemize gerek yoktur. Bizim hedefimiz 2013 sonudur. Ama olmadığı takdirde Türkiye bu süreci kendi mutfağına çeki düzen vermek için kullanmalıdır. Yani Türkiye bugün Sayın Sarkozy’nin ve Sayın Merkel’in ne söylediğine bakmaksızın yoluna devam etmelidir. Bu söylenenler AB’deki önemli ülkelerin en üst düzeydeki yetkilileri tarafından söylendiği halde Türkiye neden onların bu söylediklerine takılıp kalmamalıdır? Çünkü Türkiye AB’nin eşiğine geldiği zaman bu liderlerin şimdiki görev yerinde kalıp kalmayacakları belli değildir. Yani o tarihte, biz Sarkozy’e pek tabii ki sağlıklı bir hayat sürmelerini temenni ediyoruz ama siyaseten şimdiki görevinde mi olacaktır onu bilemiyoruz.

Sayın Merkel o tarihte halen CDU Partisinin başında olacak mı? CDU Partisi iktidarda olacak mı? Yalnız başına iktidarda olacak mı? İktidarda olsa bile iktidar ortağı öteki partinin Türkiye hakkındaki politikasının ne olacağını biliyor muyuz? Bilmiyoruz. Dolayısıyla tüm bu soruların cevabını bilmeden, liderlerin söylediklerine takılıp kalmamak lazım.  Ayrıca, Türkiye AB’nin eşiğine geldiği zaman dünyadaki, dengeler ne olacaktır? O dengelerde Türkiye nasıl bir rol oynayacaktır? İran’ın nükleer programı ne aşamaya gelecektir? Türkiye onun çözümünde nasıl bir rol oynayacaktır? Irak’ın geleceği ne olacaktır? Suriye, Filistin davası ne olacaktır? Orada Türkiye’nin oynayabileceği rol ve Batıyla birlikte oynayabileceği roller ne olacaktır? Bunları bilmeden telaşa kapılmaya gerek yoktur. Bir de, en önemlisi, acaba AB o tarihte halen yönetilebilir bir AB olacak mıdır? Onu bilmiyoruz ve hepsinin üstünde de Türk kamuoyu o tarihte AB’ye girmek isteyecek mi? Onu da bilmiyoruz. Dolayısıyla şimdi Sayın Sarkozy’nin ve Sayın Merkel’in Türkiye hakkında söylediklerine takılıp kalmamalıyız. Göstergeler Türkiye’nin pazarlık gücünün artacağına işaret etmektedir. Onun için Türkiye’nin kendisini Avrupa Birliği normlarına taşıma azmini kararlılıkla ve samimiyetle sürdürmelidir. Bunu sırf Avrupa Birliği istiyor diye değil, kendisine lazım olduğu için yapması lazımdır. Bütün bunlardan şu sonuç çıkıyor: Bazı siyasi partilerin temsilcileri “Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinin şartlarını yeniden belirleyelim. Sonra AB ile masaya oturalım ve müzakereleri bu yeni çerçeveye oturtalım. AB bu yeni çerçeveyi kabul etmezse, ‘biz bu işte yokuz’ diyelim” şeklinde özetlenebilecek bir politika izleyeceklerini dile getiriyorlar. Ama “bu işte yokuz” dedikleri zaman ne olacaktır, inşallah onu da açıklayacaklardır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Avrupa Birliği süreci durdurulmamalıdır. Yavaşlatılmamalıdır. Şu anda bir yavaşlama havası olduğunu söyleyenler var. Avrupa Birliği Anayasasının Fransa ve Hollanda’da reddedilmesinden sonra AB kendisine bir “düşünme süresi (reflection period)” bir tanımıştı. Daha sonra Türkiye’de Anayasa referandumu yapıldı. AKP’nin kapatılması için dava açıldı. Ondan sonra Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. Yerel seçimler, genel seçimler yapıldı. Bütün bunlar pek tabii ki süreci etkiledi. Avrupa Birliğindeki yetkililerin, (Sarkozy’nin ve Merkel’in ve diğerlerinin) Türkiye hakkında kullandıkları dil de Türk kamuoyunda Avrupa Birliğine karşı bir kırılmışlığa, hayal kırıklığına ve heyecan azalmasına sebebiyet verdi. AK Parti, tüm bu gelişmeler rağmen o heyecanı üst düzeyde tutmuştur ve tutmaya devam edecektir ve etmesi de gerekir.

AK Parti bu sürece en somut biçimde ivme kazandıran parti oldu. Kurulduğu zaman değerli hocamızın söylediği gibi AKP’nin programının dış politika bölümünü ben kaleme aldım.

Parti Programını 6 kişilik bir grupta kaleme alıyorduk. Saat 23.00 dolaylarındaydı. Programın, dış politika bölümüne gelmiştik. Arkadaşlar bana “Dış politika senin uzmanlık alanın. Onun için sen şimdi eve git. Bu bölüm için bir metin kaleme al. Yarın bize okursun. Biz değişiklik önerimiz varsa sana söyleriz” demişlerdi. 2001 yılının Temmuz ya da Ağustos aylarından bahsediyoruz. O gece eve gittim. Sabahın üç buçuğuna kadar bir buçuk sayfalık “AKP’nin Dış Politikaya Bakışı” başlıklı bölümü kaleme aldım. Ertesi gün arkadaşlara okudum. Onlar herhangi bir değişiklik önermediler. Daha sonra hocamızın takdim sırasında söylediği gibi, Parlamento erken seçim kararı aldı. Hemen palas pandıras seçimlere hazırlanmaya başladık. Benim o gece kaleme aldığım bölüm AK Parti seçim beyannamesinin dış politika bölümü oldu. Sonra AK Parti seçimi kazandı. Ben Dışişleri Bakanı oldum. O bölümü hükümet programının Dış Politika bölümü haline getirdik. Ve o gün bugündür de uygulanıyor. Orada şunu söyledik. Türkiye katılım müzakerelerini henüz başlatamamıştı. AK Parti de henüz iktidarda değildi. Fakat parti olarak, Avrupa Birliği sürecini Cumhuriyetin ilanından sonraki en önemli modernleşme, çağdaşlaşma projesi olarak benimsemiştik. O felsefe halen geçerliliğini koruyor.

Benden sonra sizlere hitap edecek olan siyasi parti temsilcileri de burada kendi partilerinin yaklaşımlarını anlatacaklardır. Hepsine saygı göstermek lazım. Zaten siyasi partilerin çeşitli konulardaki çözüm önerileri aynı olsaydı, o zaman ayrı siyasi partilere gerek kalmazdı. O partiye millet o programı için oy veriyor. Dolayısıyla, o programı ne kadar beğendiğini de o partinin aldığı oylarla ölçmek lazımdır. Uluslararası ilişkilerle yakından ilgilendiğiniz için söylüyorum, sizin kontrol edebileceğiniz gelişmelerle kontrol edemeyeceğiniz gelişmelerin arasındaki çizgiyi doğru çizerseniz gerçekçilik işte orada belli olur. Atatürk de Enver Paşa da büyük kumandanlardı. İkisi arasındaki en büyük fark Atatürk’ün gerçekçi ve neler yapabileceğini ve neleri yapamayacağını doğru olarak belirlemesidir. Enver Paşa’nın ise ihtirasları, yapılabileceklerinin ötesine geçmiştir. Bu iki büyük kumandan arasındaki en büyük fark işte buradadır. Biz kahramanlık olsun diye “Masaya yumruğu vurduk ve kalktık, Avrupa Birliğini terkettik” demedik. Bunları söylemek kolaydır. Bütün bunlar yapıldığı takdirde Türkiye ne kaybedecektir ne kazanacaktır, o masadan kalktığınız zaman tekrar oturabilir misiniz? Onlara bakmak lazımdır. Dış politikamızı bu çerçeve içinde tutmaya çalışıyoruz. Ben konuşmamı burada sonlandırmak istiyorum. Sorularınız sırasında öyle zannediyorum burada söylemediğim pek çok şeyi açıklama imkânım olacaktır. Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

 Hocam soruları siz mi yönlendirirsiniz?

Çağrı ERHAN: Sayın Büyükelçi Yaşar YAKIŞ’a bu son derece kapsamlı ama aynı zamanda konu başlığıyla da birebir örtüşen sunuşu yaptığı için çok teşekkür ediyoruz. Zamanı da çok yerinde kullandığı için ayrıca teşekkür ediyoruz. Şimdi 15 dakikalık soru cevap periyodumuz olacak. Saat üç buçuğa kadar devam edeceğiz. Soru soracak olan arkadaşımız ayağa kalkıp adını ve kurumunu da söylerse başlayalım.

Soru: Benim öğrenmek istediğim Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu fasıllara koymuş olduğu engellemelerde kendince haklı sebepleri var mı yoksa diğer Avrupa devletleri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni politik olarak mı kullanıyorlar?

Yaşar YAKIŞ: Sanırım her ikisi de var. Çünkü ben şöyle düşünüyorum: Eğer Avrupa Birliğinin belli başlı ülkelerinde Türkiye’yi aralarına alma yönünde bir irade mevcut olsa, Kıbrıs gibi bir ülkenin kolunu bükebilirler. Yani 500 milyon nüfuslu Avrupa Birliğinin 600.000 nüfuslu Kıbrıs’ın kendisini rehine almasına izin vermez. Bunun tersini de söyleyebiliriz. Eğer belli başlı ülkelerde Türkiye’nin AB’ne alınması yönünde bir irade yoksa Türkiye Kıbrıs konusunda kendisinden beklenen bütün tavizleri verse de yine AB’ye giremeyecektir. Onun için Kıbrıs konusunu AB sürecinin önünde somut bir engel olarak görmek yerine onu belli başlı ülkelerin ya da Türkiye’nin AB üyeliğine tereddütle bakan ülkelerin, arkasına saklandıkları bir bahane olarak görmek daha gerçekçidir.

Soru: Benim sorum şu: Dışardan gelen yabancıların Yunanistan üzerinden AB ülkelerine girmelerine karşılık çeşitli tedbirlerin alınması gerektiğine ilişkin çalışmalardan bahsettiniz.  Bu arada Türkiye’de komşu ülkelerle özellikle vize uygulamalarını kaldırmaya yönelik karşılıklı vize uygulamalarını kaldırmaya yönelik politikalar geliştirildi demiştiniz. Acaba bu politikalar Avrupa Birliğinde nasıl karşılanıyor. Bunun için ekstra bir tedbir isteniyor mu? Yoksa Türkiye’nin burada karşı bir politikası mı var?

Yaşar YAKIŞ: Sorunuzu çok iyi anladığımdan emin değilim ama Türkiye’nin Avrupa Birliği ile vize anlaşmasının kaldırılmasında Türkiye’den kaynaklanan bir inatlaşma var mı demek istiyorsunuz?

Çağrı ERHAN: Sanıyorum şöyle; Suriye, Lübnan, Libya, Arnavutlukla biz karşılıklı vize muafiyeti anlaşması imzaladık. Avrupa Birliği acaba buna nasıl bakıyor? Yoksa biz nispet mi yapıyoruz?

Yaşar YAKIŞ: Hayır biz nispet yapmıyoruz. Türkiye, tamamen Avrupa Birliği sürecinden bağımsız olarak pek çok ülkeye karşı neler yapması gerekiyorsa onu yapmaya çalışıyor. Bu aynı zamanda Türkiye’nin dış politikasıdır. Avrupa’dan uzaklaşıyor mu sorusunu da insanın aklına getiriyor. Türkiye’nin kendi bölgesinde yapmaya çalıştığı şeyler Avrupa Birliğinden uzaklaşma değildir. Avrupa Birliğine nispet için de bunları yapmıyor. Uzaklaşma olmadığını şunun için söylüyorum: Türkiye’nin bölgesinde yapmaya çalıştığı şey bölge ülkeleriyle ilişkilerini daha da iyileştirir. Vizelerin karşılıklı kaldırılması bunun bir boyutudur sadece. Avrupa Birliği sürecinin yerine geçecek bir alternatif olması şöyle dursun, aksine Avrupa Birliği sürecinin bir tamamlayıcısıdır. Neden? Çünkü Türkiye kendi bölgesinde güçlü, o bölgedeki ülkelerle daha sıkı işbirliği içinde bir ülke ise, Avrupa Birliği Türkiye’yi daha fazla ciddiye alacaktır. Bunun tersi de doğrudur. Avrupa Birliği ile ilişkiler iyi yürüyorsa, bölge ülkeleri Türkiye’yi daha fazla ciddiye alacaklardır. Dolayısıyla Türkiye’nin bölge ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmesi Avrupa Birliği ile olan sürecin alternatifi değil, onun tamamlayıcısıdır. Avrupa Birliği sürecinin daha fazla ilerleyebilmesi için bunun tam böyle olması lazımdır

Türkiye’nin Orta-Doğuda oynadığı rollere uzaktan baktığımız zaman belki bir şeyin tam farkına varamıyoruz: Bugün Orta Doğu’da 90 yaşından daha yaşlı olan herkes, doğduğu zaman Osmanlı vatandaşı olarak doğmuştu. Kimler bunlar: Yemen, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirliklerinin bazıları, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Gazze, Libya’da yaşayan herkes. Bütün bu ülkeler, 90 yıl önce bizimle aynı vatandaşlığı taşıyorlardı. Osmanlı vatandaşıydılar. Ve 90 yaşından büyük olanların nüfus cüzdanları Tezkere-i Osmani dediğimiz eski belgedir. Ve bu 16 ülkenin bugünkü vatandaşlarının tamamı da bu Osmanlı vatandaşlarının torunlarıdır. Dolayısıyla Türkiye’nin bu bölgeyle bu şekilde ilgilenmesinin yadırganacak hiç bir yönü yoktur. Peki, bu güne kadar neredeydik? Bugüne kadar şuradaydık: 1917 yılında Mekke Şerifi Hüseyin, kendi padişahına karşı ayaklandığı zaman, yani Fransa ve İngiltere’nin kışkırtmasıyla, seni bütün Arapların kralı yapacağız diye aldatarak isyan etmesini sağladıktan sonra, Arap ülkeleri Osmanlı’dan ayrıldılar. Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Arapların kendisini sırtından vurduğunu düşünerek sırtını çevirdi. Ama bu sırtını çevirme 80-90 yıl sürdü. Artık bu 1917 de olanları geride bırakıp, bizim geleceğe bakmamız gerektiğini düşünüyorduk. Ve zaman zaman 1960’lardan sonra Türkiye Orta-Doğu ülkelerine doğru yöneldi. Ama şimdi biraz daha “structured” bir şekilde, biraz daha tutarlı şekilde bir yönelme var. Yoksa bütün bu ülkelerle ilişkilerimizin bugünkü hale gelmesi, vize kolaylığı veya vizelerin kaldırılması da dâhil olmak üzere, kimseye nispet olsun diye değildir. Arnavutluk da dâhil olmak üzere. Orası da Osmanlının bir parçasıdır. Ben Suudi Arabistan’da görevliyken Osmanlının Arnavutluğun kuzeyindeki Elbasan Valisinin oğlu çok yakın arkadaşımızdı. Evinde, Çanakkale’de ölen kardeşlerinin fotoğrafı, Osmanlı bayrağı ve pek çok eşya duruyor. Bu insanlar Türkiye ile bu kadar yakın ilişki içindeler. Şimdi AK Parti, bu ortak geçmiş neyi gerektiriyorsa onu yapıyor. Yoksa kimseye nispet olsun diye yapılıyor değil.

Soru: AB genel siyasetçileri nezdinde üyelerinin bazı taktikleriyle her ne kadar bazı fasılları bloke etmiş olsa da, katılım öncesi mali işbirliği ve bazı araştırma fonları ile KOBİ’lere, ulaştırma sektörüne, aynı zamanda çevre sektörüne yardımlar devam etmektedir. Birliğin üyeleri aracılığıyla ortaya koymuş olduğu engelleme siyasetiyle daha aşağıdaki kademede üyelik öncesi mali yardım fonlarından yararlandırma politikaları çelişki gösteriyor. Dolayısıyla bu çelişkinin Konsey tüzüğü ve Komisyon kararları ile uygulamaya konulmuş bulunan mali işbirliği arasında ortaya çıkan bu uyumsuzluğu izah eder misiniz?

Yaşar YAKIŞ: Teşekkür ederim. Bu çok yerinde bir soru. Buraya gelirken çok acele etmek zorunda kaldım. AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Stefan Füle beni ziyarete gelmişti. Meclisteki odamda, arkadaşlarımla beraber onu kabul ediyordum. Ve Füle ile yaptığımız görüşmede kendisine şunu söyledim: “Sen karşımıza şanslı bir AB yetkilisi olarak geliyorsun. Çünkü Komisyon AB kurumları içinde en kolay ilişki kurduğumuz bir kurumdur.”  Füle bunu söylememin nedeni şudur: AB Komisyonu bir çeşit AB Bürokrasisini temsil ediyor. O bürokrasi de karar verilmiş olan hususlardaki mutabakatı ve yükümlülükleri harfiyen yerine getiriyor. Hatta bize çeşitli güçlükleri nasıl aşabileceğimiz konusunda yardımcı da oluyorlar. Ve açılmayan fasıllarda da biz bir bakıma, tabir yerindeyse, kendi kendimizle müzakere etmek suretiyle süreci yürütüyoruz. Yani AB’nin müktesebatı ortada, Türk mevzuatı da ortada, bu Türk mevzuatını bu AB müktesebatına uyumu için neyi ne zaman değiştirmemiz lazım, bunun için masanın karşısında AB’nin oturuyor olmasına şart değil. Biz komisyonla işbirliği yaparak kanunu şöyle değiştirsek, bu açılmayan başlık altında müktesebatı tamamen Türkiye’ye taşımış olur muyuz diye soruyoruz. Onlar da evet veya hayır diyorlar. Böylelikle Komisyonla işbirliği sayesinde müzakereleri kendi aramızda, kendi içimizde, Türkiye kendi kendine yürütüyor. Burada Komisyonun büyük bir yardımı var. Peki, bir taraftan Komisyon böyle yaparken öbür tarafta Konsey niye başka türlü davranıyor? Çünkü oradaki görev ayırımı böyle. Konsey siyasi nedenlerle bu şekilde hareket ediyor. Konseyin hiçbir üyesi bir konudaki siyasi tutumunu ortaya koyarken bunun gerekçesini açıklamak mecburiyetinde değildir. Bir üye ülke siyasi nedenlerle Türkiye ile müzakerelerin başlamasını istemiyorsa müzakereler başlayamıyor. Veya müzakerelerin başlaması için bir aşama olan müzakere pozisyon belgesi her üye ülkeye gönderiliyor. Bu konuda bir görüşü olup olmadığı soruluyor. İlgili ülke onu elinde tutuyor ve Komisyona geri göndermiyor. Bu durumda yapacak bir şey yok.

Komisyon açısından bakıldığı zaman ise durum farklı. Komisyon, Türkiye’ye vaat edilmiş olan ve Konseyin yeni bir kararına bağlı olmayan konularda yetkisini kullanarak, daha doğrusu, taahhütlerine bağlı kalarak, Avrupa Birliğinin taahhütlerine bağlı kalarak, işlerini yürütüyor.

Aslında başka ülkelerle mukayese edildiği zaman ve Türkiye’nin nüfusu da göz önünde bulundurulduğu zaman, aldığı mali destek çok küçük kalıyor. Türkiye o desteği almasa da yürüyebilir. Ama yine de almaya devam etmeyi arzu ediyoruz. Çünkü o, böylelikle Avrupa Birliği kendisinin de Türkiye’ye karşı bir yükleniminin bulunduğunu bir kez daha hatırlamış oluyor bu sayede. Belki “Çevre” konusunda, “Tarım” konusunda, Avrupa Birliğinden daha büyük meblağlar almamız gerekecektir. Yunanistan’ın girerken aldığı parayı nüfus itibariyle Türkiye ölçeğine getirsek Türkiye’nin 300-400 milyar avro destek alması gerekiyordu. Hâlbuki Türkiye’nin şimdiye kadar aldığı destek bunun çok altında kalmıştır. Dolayısıyla sizin sorduğunuz soruda, Avrupa Birliği dediğimiz zaman, Avrupa Birliği’nin hangi organını kasdettiğimizi de açıklamak gerekiyor. Herhangi bir spesifik AB üyesi ülkeden bahsediyorsak o ülkenin Türkiye’nin üyeliğine nasıl baktığını da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Her ülkenin bakışı ayrı. Her ülkedeki siyasi partilerin bakışı ayrı. Aynı siyasi partilerin farklı zamanlardaki bakışı da farklı. Yani Fransa’da iktidarda olan parti, aynı partiye mensup olan bundan önceki Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, 2004 zirvesinden önce 14 Aralıkta, TV 5 Enternasyonal kanalına çıkıp şunu söylemiştir: “Eğer Avrupa Birliği, bir serbest ticaret bölgesi olarak kalmakla yetinecekse bunu Türkiye olmadan da yapabilir. Ama Avrupa Birliği eğer, küresel sorumluluklar yüklenme peşindeyse onu Türkiye olmadan yapamayız.” Kim söylüyor bunu? Fransa. Fransa’da kim söylüyor. Cumhurbaşkanı söylüyor. Yani şu anda Sarkozy’nin oturduğu makamdaki şahıs söylüyor. Dolayısıyla aynı ülkenin, aynı partiden gelen iki başkanı farklı şeyler söyleyebiliyorlar.

Angela Merkel’in “ayrıcalıklı ortaklık” tezini savunduğu zamanlarda yine ayni partiden vaktiyle Bakanlık yapmış olan çok yakın bir dostum vardır. O, “Bırak şu kadının söylediklerini, biz Avrupa Birliğine Türkiye’yi almazsak hiçbir işe yaramayız” diye kendi parti başkanının Avrupa Birliği politikasını eleştiriyordu. Dolayısıyla Avrupa Birliği Türkiye hakkında ne düşünüyor diyor dediğiniz zaman soruyu biraz daha açmanız gerekir. Hangi ülkeden bahsediyorsunuz, o ülkede hangi partinin iktidarda olduğunu varsayarak konuşuyorsunuz ve o iktidar partisinin içindeki hangi siyasetçilerin partinin üst kademesinde etkili olduğundan bahsediyorsunuz. Ona göre sorunuzun cevabı ayrı olacaktır. Avrupa Birliğinin organları açısından baktığınız zaman, görev ve yetkilerinin sınırı en açık biçimde belirlenmiş olan, siyasi etkilere nisbeten çok daha az maruz kurum Komisyondur. Konsey daha ziyade siyasi bir makamdır. Avrupa Parlamentosu ise hiç kontrol altında olmayan, parlamentonun her üyesinin aklına her geleni kalkıp söylediği, icabında Türkiye aleyhinde bir karar suretini parlamentoya önerebildiği ve koridorda kahve molası sırasında eğer arkadaşlarını ikna edebilmişse Türkiye aleyhinde kararların çıkarılabileceği bir yer. Yani “Avrupa Parlamentosu böyle söylüyor, eyvah, Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci tehlikeye girmiştir” diye telaşa kapılmak doğru değildir. Her organı doğru yere koymamız ve onun göreceli önemini doğru anlamamız lazım.

Çağrı ERHAN: Evet arkadaşlar, yavaş yavaş bitiriyoruz. Gerçekten de Avrupa’da da her şey değişiyor. Türkiye’de de değişiyor. Türkiye’de sadece aynı partilerin farklı başkanlarının değil aynı kişilerin, daha önce Bakanlık yaparken Meclis kürsüsünde Avrupa Birliğini farklı değerlendirdiklerini, daha sonra geldiklerinde daha farklı değerlendirdiklerini de biliyoruz. Bu, dinamik bir süreç. Karşılıklı olarak etkileşim içerisinde Sayın Yakış’ın da ortaya koyduğu çerçevede devam edecek. Ama ümit ediyoruz ki bu torunlarımızın göreceği bir döneme değil, inşallah hiç olmazsa çocuklarımızın göreceği bir döneme tekabül etsin. Ben bir kez daha ATAUM’a gelerek bu konferansı bize verdiği için Sayın Yaşar Yakış Beyefendiye huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Önümüzdeki dönemdeki çalışmalarımızda da her zaman kendilerini aramızda görmek istediğimizi tekrar ediyorum. Sizlere de katıldığınız için teşekkür ediyorum.

Yaşar YAKIŞ: Ben de beni davet ettiğiniz için teşekkür ediyorum ve katılımcılara da dikkatleri için teşekkür ediyorum.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.