AB Sürecinde Medeniyetler Köprüsü Türkiye, Abant Forumu, İstanbul, 15-16 Aralık 2007

AB SÜRECİNDE MEDENİYETLER KÖPRÜSÜ TÜRKİYE

TBMM Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Başkanı,

Dışişleri Eski Bakanı

Yaşar Yakış’ın 

Abant Platformu tarafından düzenlenen panel

İstanbul, 15-16 Aralık 2007

            Türkiye’nin “köprü” özelliğinden, daha çok coğrafi-stratejik konumunun önemi nedeniyle, sıkça söz edildiği malumdur. Gerçekten de, ülkemiz iki (hatta Orta Doğu üzerinden Afrika bağlantısı da hesaba katıldığında üç)  kıtanın birleştiği, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu gibi yerkürenin en hareketli-çekişmeli-çatışmalı üç bölgesinin kesiştiği yerde, Hazar Denizi ve Körfez enerji kaynaklarının ortasında, petrol ve doğalgaz boru hatları güzergahlarının üstünde bulunmaktadır. Belki kaderin bir cilvesi olarak, yirminci yüzyılın son on yılında Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Sovyetler Birliği’nin tarihe gömülmesiyle birlikte öneminin azaldığı düşünülen jeo-stratejik konumumuz, özellikle 11 Eylülü izleyen dönemde, dünyanın ilgi ve dikkatinin bir kere daha Orta Doğu’ya çevrilmesiyle eski ağırlığına kavuşmuştur. Hatta günümüzde yoğunlaşan ve yeni boyutlar kazanan enerji sorununun getirdiği ivmeyle belki eskisinden de önemli olmuştur. Ancak biz bugün ülkemizin “köprü” özelliğinin tamamen başka bir veçhesi üzerinde duracağız.

            Türkiye, aynı zamanda doğu-batı ekseninde Avrupa ile Asya, Judeo-Hıristiyan ile Müslüman alemleri arasında yer almakta, kuzey-güney ekseninde ise Kafkaslar üzerinden Asya medeniyetleri ile Orta Doğu – Körfez Arap-İslam medeniyetlerini bağlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında ülkemizi bir medeniyetler köprüsü olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. Esasen, Osmanlı, Bizans ve Roma’dan daha önce, tarihin en eski çağlarından beri Anadolu’yu yurt edinen veya göç güzergahı olarak kullanan kavimler, bu topraklarda yeşeren, parlak dönemlerini yaşayan ve ömürlerini tamamlayarak yerlerini başkalarına bırakan medeniyetler düşünüldüğünde, ülkemizin bu özelliğinin ne kadar eskiye dayandığı daha iyi anlaşılmaktadır.

            Dikkatimizi bir an için Türkiye’den dünyaya çevirirsek, ilk gözümüze çarpacak olgulardan biri,  ülkeler-toplumlar-kuruluşlar-bireyler arası temas ve etkileşimi artıran, yeni boyutlar kazandıran küreselleşmenin aynı zamanda yeni çatışma alanları ve kırılma çizgileri yarattığıdır. Bu “fay hatlarının” en tehlikeli olanları ise kuşkusuz kültürel ve dinsel farklılıklardan kaynaklananlardır. Yakın zaman kadar barışa yönelik tehditlerin, siyasi veya ideolojik ağırlıklı, sistem-yaklaşım farklılıklarından doğacağı düşünülürdü. İki kutuplu dünyanın değişime uğramasıyla nükleer savaş korkusuna dayalı “dehşet dengesi” ortadan kalkınca, o zamana kadar baskı altında tutulan başka şeyler (örneğin milliyetçilik ve mikro-milliyetçilik, etnik-dini ve diğer kimlik sorunları…) ortaya çıkmıştır. Eskisinden çok geniş haberleşme-bilgilenme imkan ve vasıtaları sayesinde göreceli geri kalmışlıklarını algılamakta olan gelişme yolundaki ülkelerde, eskilere dayanan haksızlıkların, eşitsizliklerin, uzun süreler dış güçlerce yönetilmiş olmanın ağırlaştırdığı mağduriyet duygusu egemen olurken, gelişmiş ülkelerde ise kuşku ve güvensizlik yaygınlaşmaktadır. Önyargılar güçlenmekte, hoşgörüsüzlük öfke ve düşmanlığa dönüşebilmektedir. Günümüzde önde gelen kültür ve inanç sistemlerinin insanlığın geleceğine yönelik ortak bir anlayışa varmak üzere yakınlaşmak yerine, birbirleriyle çekişme içine girdikleri görüntüsü verdiklerini söylemek yanlış olmayacaktır.

            İşte burada ülkemizin “medeniyetler köprüsü “olma özelliğinin günümüz koşullarında taşıdığı özel önem ortaya çıkmaktadır. Ancak, bu noktaya yoğunlaşmadan önce, yukarıda kısaca çizdiğimiz çerçeve içinde bir bölümü maalesef olumlu olmayan nitelikleriyle öne çıkan Orta Doğu bölgesinin iki temel özelliğini hatırlamak isabetli olacaktır:

–       Zengin yeraltı kaynakları nedeniyle, başta büyük devletler olmak üzere, dünyanın ilgisinin yoğunlaştığı bir bölgedir.

–       Yakın geçmişinin yanı sıra, mevcut durumu itibarıyla da huzursuz ve sıkıntılıdır. Dünya siyasi haritasının muhtemelen en sorunlu bölgesini teşkil etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme döneminde batılı büyük devletlerce yeniden şekillendirilen, ancak bu süreçte mevcut sorunları çözüme kavuşturulmak yerine, yenileri eklenen bölge, halen Filistin-İsrail uyuşmazlığı başta olmak üzere, çeşitli anlaşmazlıklar ve çatışmalarla maluldür. (Afganistan’da süregelen savaş, Irak, İran’ın nükleer faaliyeti, Lübnan.) Hemen tamamının kökleri tarihin derinliklerinde gömülü bu sorunların artık bölge içinde tutulması imkânsız hale geldiğini görmek gerekmektedir. (Nitekim günümüze damgasını vuran “terör” kavramının, ilk defa davalarını dünya kamuoyuna duyurmanın başka bir yolunu bulamayan Filistinlilerce gerçekleştirilen uçak kaçırma olaylarıyla uluslararası gündeme girdiği hatırlanacaktır.) Siyasi istikrarsızlığın fakirlik, işsizlik, yolsuzluklar gibi sosyo-ekonomik sorunların etkisiyle daha da ağırlaştırdığı koşullarda, yasa dışı radikal örgütlenmeler ortaya çıkabilmekte, aşırı akımlar zemin bulabilmektedir.

            Bu üzücü tespitler bize, Orta Doğu’nun aynı zamanda zengin bir tarihi geçmişe sahip, dünyanın her üç tektanrılı dinine ev sahipliği yapmış, insanlığın bilimsel, felsefi ve kültürel ilerlemesine önemli katkılarda bulunmuş bir bölge olduğunu unutturmamalıdır. Keza, bu coğrafyada yaşayan insanların ezici çoğunluğunun yukarıda kısaca değinilen olumsuzlukların sorumlusu değil, mağduru ve pek çok durumda kurbanı olduğu aşikardır.

            Ana hatlarıyla çizmeye çalıştığımız bu tablo, batı dünyasında olumsuz izlenim ve tepkilere yol açmakta, kaygı yaratmakta, bölgeyi özellikle köktendinci aşırı akımların merkezi, hatta küresel güvenliğe yönelik tehditlerin çıkış noktası olarak algılayanların sayısı artmaktadır.

            Kuşkusuz madalyonun bir de öbür yüzü vardır ve bu yüzde de durumun sakıncalarının farkında olanlar yer almaktadır. Önde gelen batılı devletlerin bazıları kamuoyunu yönlendirmekte önemli rol oynayan siyasi veya akademik çevrelerinde, araştırma kuruluşlarında bölgedeki gelişmeler izlenmekte, çözüm yolları aranmaktadır. Keza çeşitli sivil toplum kuruluşlarının bölgeye yönelik ilgileri artmaktadır. Uluslararası toplumun, Orta Doğu’nun çözülemeyen sorun ve sıkıntılarıyla baş başa bırakılmasının sakıncaları hususunda bilinçlenmekte olduğunu söylemek mümkündür.

            Batı ve doğu medeniyetleri, Hıristiyan ağırlıklı Avrupa (ve ABD) ile Müslüman Orta Doğu arasında güvensizliğin, yer yer kuşku ve bazen de husumetin şekillendirdiği bu arka plan bizi tekrar Türkiye’nin son derece kendine özgü konumuna ve “medeniyetlerarası köprü” özelliğine getirmektedir. Ülkemiz İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana tüm uluslararası kuruluş ve faaliyetlerde önde gelen batılı devletlerle birlikte yer almış, temsil edilmiş, katkıda bulunmuştur. Uluslararası camianın sorumluluk sahibi bir üyesi olarak gerektiğinde, Kore Savaşı örneğinde olduğu gibi kan dökmüş, şehit vermiştir. BM kurucu üyesi, NATO üyesi, Avrupa Birliği müzakereci ülkesi Türkiye’yi, laik devlet sistemi, çok büyük çoğunluğu Müslüman halkı, çağdaş yaşam tarzı, demokratik yönetimi, liberal ekonomik sistemiyle, yerkürenin en problemli bölgesinde bir “vaha” olarak tanımlamak mübalağa olmasa gerektir. Diğer taraftan, laiklik ilkesine anayasasında, değişmez ilke olarak yer vermiş tek halkı Müslüman devlet durumundaki ülkemizin, bu bakımdan veya başka herhangi bir bakımdan model teşkil etmek gibi bir iddiası bulunmadığını da kaydetmek yerinde olacaktır. Zira her ne kadar bölgemizde serbest ve adil seçimlere dayalı, çoğulcu ve katılımcı demokrasi standartlarının süreklilik kazanmasını, iyi yönetişim, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerinin yerleşmesini, temel insan hak ve hürriyetlerinin gözetilmesini, kadın haklarının ve cinsiyetler arası eşitliğin sağlanmasını ve ekonomik gelişmenin nimetlerinin daha hakça dağıtımının gerçekleştirilmesini samimiyetle arzu ediyorsak da, bunların dışarıdan dikte edilemeyeceğini, ancak ve yalnız iç dinamiklerin etkisiyle, tarihsel gelişim sürecinin sonucu olarak ortaya çıkabileceğini kendi tecrübemizle biliyoruz. Nitekim mümkün olabilecek en zor koşullarda, “Büyük Savaş”ın galiplerine karşı mücadele vererek, üç kıtaya yayılmış yedi yüzyıllık bir dünya imparatorluğunun kalıntılarından kurulan modern Türkiye Cumhuriyeti, başlangıcı önceki yüzyıla, Tanzimat devri reformlarına giden “Türk aydınlanmasının” hazırladığı zeminde hayat bulmuştur.

            Dolayısıyla, batı dünyasının Orta Doğu ülkelerine, bu ülkeler kamuoylarınca belki zaman zaman da tepeden bakan bir yaklaşım olarak algılanabilecek şekilde “demokrasi getirmeye” çalışmaktan ziyade, dolaylı bir yol izleyerek bölgenin süregelen uyuşmazlık ve çatışma konularının çözüme kavuşturulması için çalışması isabetli olacaktır. Zira böylelikle bölgenin genel ortamında hasıl olacak yumuşama, geleceğe ilişkin umut vererek psikolojik bir rahatlama sağlayabilecektir ki Profesör Vamık Volkan’ın çalışmalarında da vurgulandığı gibi, bu husus özellikle uzun süreli sorunlara çözüm bulunması bakımından önemlidir.

            Türkiye’nin AB üyeliğini, batı dünyasının Orta Doğu bölgesinin gelişimine dolaylı katkıda bulunabileceği bir diğer alan olarak nitelemek bazılarımıza “fantezi” gibi gelebilir; oysa ülkemizin Birliğe katılım yolunda kat ettiği aşamaların bölge ülkelerince yakından izlendiği sır değildir. Halkı Müslüman bir bölge ülkesinin, dünyanın en önde gelen güvenlik ittifakının yanı sıra, Avrupa Birliğine de üye olması, her şeyden önce bir “kabul” ifadesi teşkil edecektir ve bunun,  batılı ülkeler tarafından ülkeleri yönetilmiş, kaynakları kullanılmış, ancak eşit kabul görmemiş oldukları duygusu içindeki bölge devletlerince olumlu karşılanmaması mümkün değildir.

            Konuya AB açısından baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşmaktayız. Öncelikle, bazı çevrelerde gözlemlenen Birliğin bir “Hıristiyan Kulübü” olarak tanımlanması eğilimini tasvip edenler, en azından bundan rahatsızlık duymayanlar kuşkusuz mevcuttur; ancak bu, gerek AB yetkilileri ve organları, gerekse üye ülkeler kamuoylarının geniş kesimlerince benimsenen bir husus değildir. Aksine, AB’nin dini inanç beraberliğini değil, ortak ilke ve değerleri temel aldığı her fırsatta resmi ağızlardan teyit edilmektedir ve elbette bu söylemi eyleme dönüştürmenin, kanıtlamanın en somut yollarından biri, Türkiye’nin Birliğe katılımıdır. AB’ne, halkı farklı bir dine mensup bir devletin üyeliği, bir yandan, “kültürler ve medeniyetlerarası uyuşmazlık” görüntüsünün değiştirilmesi yolunda atılmış bir adım teşkil edecektir. Öte yandan da, uluslararası kamuoyuna kutuplaşmanın yerini karşılıklı anlayış ve işbirliğine bırakmasının mümkün olabileceği yolunda bir mesaj verilmiş olacaktır.

            Esasen, Sayın Başbakanımız ile Sayın İspanya Başbakanı tarafından önerilen, BM Genel Sekreteri tarafından benimsenerek BM üyesi ülkeler devlet ve hükümet başkanlarının desteğine mazhar olan “Medeniyetler İttifakı” girişimi de aynı amaca yöneliktir. Girişimin genel felsefesini şöyle özetlemek mümkündür: Bütün toplumlar güvenlik ihtiyacı, ekonomik kalkınma ve sosyal refah arayışı, çevreyi koruma gereği gibi temel konularda birleşmektedirler, ortak çıkarlara sahiptirler. Ayrıca karşılıklı etkileşim ve bağımlılığın yoğunlaştığı, yeni boyutlar kazandığı günümüz koşullarında toplumların temel ihtiyaçlarının karşılanması, birbirine bağlı hale gelmiştir. Esasında uluslar, kültürler ve dinler arasında, bunun böyle olduğu hususunda genel bir mutabakat da mevcuttur.  Ancak ve maalesef,  bazı önyargılar, yanlış algılamalara, kutuplaşmaya yol açabilmekte, radikal yaklaşımlara müsait ortam doğmasına katkıda bulunabilmektedir. Medeniyetler İttifakı Girişimi işte bu noktada, ortak bir siyasi irade ile kapsamlı bir koalisyon oluşturarak, kurumsal ve sivil toplumsal düzeylerde ortak çalışmayı öngörmektedir. Hedef, halkların ezici çoğunluğunun tercihini yansıtarak bütün toplumlarda aşırılık taraftarlarını etkisiz bırakmak, değişik kültürler ve dinler arasında diyalog yoluyla karşılıklı saygı, hoşgörü ve işbirliğini egemen kılmaktır. Girişim, ilgiyle karşılanmış, başlangıcından bu yana artan bir görünürlük kazanarak medeniyetler arası diyalog kapsamında öncelikli projelerden biri haline gelmiştir.

            Görüldüğü gibi, ülkemiz yalnız coğrafyasının değil, tarihsel-sosyolojik kimlik ve müktesebatının da kendisine yüklemiş olduğu, farklı medeniyetler, kültürler, dinler arasında bağlayıcı, birleştirici, bütünleştirici “köprü” işlevinin gereğini yerine getirmek için bilinçli çabalarını sürdürmektedir. Küreselleştikçe  “küçülen”, bütünü oluşturan parçalarının birbirine olan bağımlılığı artarak ortak kaderi paylaşır hale gelen dünyamızda “köprülerin” öneminin artacağı önümüzdeki dönemde Türkiye’nin ve üstlendiği işlevin de anlam ve öneminin artacağı açıktır.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.