14 Nisan 2009 – DEİK SÖZLÜ TARİH GÖRÜŞMELERİ

DEİK SÖZLÜ TARİH GÖRÜŞMELERİ

Görüşülen kişi : Yaşar Yakış
Görüşen : Çiğdem Tüzün
Deşifre eden : Burcu Akçay
Süre : 57:42
Ses Kaydı : 1 adet ses dosyası
Görüşme Yeri :
Görüşme Tarihi : 14.04.2009

Kısaltmalar:

Ç.T.: Çiğdem Tüzün
Y.Y.: Yaşar Yakış

* * *

Ç.T.: 80 öncesinde kamu kuruluşları ile iş dünyası arasındaki ilişki çok kopuktu. 24 Ocak Kararları’dan sonra ihracat hamlesiyle beraber dış ilişkilerimizin organizasyonu açısından 85’te önce Türk-Amerikan İş Konseyi, 80’lerin sonuna doğru da DEİK kuruldu. DEİK ve iş konseyleri, kamu kesimiyle ve siyasi kadrolarla iş dünyasının ilişkilerini nasıl etkiledi? Bu döneme dair hatırladıklarınızla başlayalım isterseniz.

Y.Y.: Rahmetli Özal, ülkeler arasındaki ticari ilişkilerin bürokratik çerçevede kaldığı takdirde bir çeşit bürokrat turizmine dönüştüğünü gördüğü için, işadamını işadamıyla karşılaştırmak arzusundaydı. Türkiye’nin böyle bir deneyimi olmadığı halde, bunun ne kadar başarılı olacağını belki yurtdışındaki tecrübelerinden ötürü tahayyül edebiliyordu ve bu süreci başlattı. Benim bu sürece şahit olduğum dönem 1988’den önce olması lazım, çünkü 88’de Suudi Arabistan’a büyükelçi olarak tayinim çıktı. Ondan önce, tam tarihi hatırlamıyorum, bir gün Sayın Yusuf Özal “İstanbul’a gidiyoruz” dedi. “Ne yapacağız?” dedim. “Göreceksin, orada iş dünyasının çok büyük adamlarıyla tanışacaksın. Onlarla bütün ülkelerle iş konseyleri kurulmasını konuşacağız” dedi. Şimdi biraz önce senin söylediğinden anladığıma göre Amerika’yla iş konseyi daha önce kurulmuş, o modelin başka ülkelere de yaygınlaştırılması için konuşulacaktı. Gittik, Odakule’de toplandık. Feyyaz Bey oradaydı, rahmetli Sakıp Sabancı Bey oradaydı. Tabii bu kadar çok büyük işadamıyla, Türkiye’nin iç piyasasının belki yüzde 80-90’ını kapsayan kimselerle bir arada bulunmak çok hoşuma gitmişti. Orada işadamları hiç ayrıntıya girmeden, hemen konunun kalbine ulaşıp işi kısa bir sürede bağladılar. Hangi ülke ile hangi iş konseyi kurulacak, başına kim geçecek, iş konseyi nasıl çalışacak? Oradakilerin hepsi TÜSİAD mensubuydu. TÜSİAD’ın TOBB’dan iş çalmaya heves edeceği zannıyla gitmiştim ben. Aksine, o büyük işadamları hep bu işin TOBB’un şemsiyesi altında yürütülmesini öngördüler. Hemen hangi ülkeyle iş konseyini kimin kurması gerektiğini kendi aralarında paylaştılar. Bir ülkeyle daha fazla iş yapan işadamı kimse, o ülkeye o işadamını verdiler. Böylelikle DEİK’in ilk şekillendiği yerde tesadüfen ben de bulunmuş oldum. DEİK’in ondan sonraki performansını hem Çelik Hoca zamanında, hem senin onun yanında, hem de genel sekreter olarak görev yaptığın dönemlerde hayranlıkla seyrettim. Ayrıca Mısır’da, görevlendirdiğin bir arkadaş vardı Yasemin adında, biz onunla işbirliği halinde, bu iş konseylerinin uygulamasını yaptık üst üste iki yıl. Orada Ticaret Odası Başkanı Tavil soyadlı bir bey vardı, adını hatırlamıyorum şimdi, onunla beraber toplantının açılışını yaparken ben konuşmamda dedim ki, “Bir kural koyun, bürokratların bu toplantıya hitap etmesi yasaktır deyin, çünkü asıl iş yapacak olan kişilerin zamanından çalıyoruz böylelikle. Bizim söyleyeceklerimizi o işadamları zaten biliyorlar. Bize buranın mevzuatı hakkında bir şey sorulursa, teknik bilgi olarak o bilgileri veririz.” Yasemin’le toplantıdan önce yazışırken, Türkiye’den gelen işadamlarının hangi alanlarda Mısırlı işadamları ile görüşmek istediğinin irtibatını kurduk. Sonra kendi aralarında yazışmalarını ve geldikleri zaman neler konuşacaklarını, fabrika ziyareti yapıp yapmayacaklarını önceden belirlemelerini sağladık. Bu şekilde ev ödevlerini yapmış olarak hazırlıklı gelmelerini sağladık ve bu model çok başarılı oldu. Böylelikle DEİK’in önce kurulma aşamasında, daha sonra da işin araziye taşınması aşamasında, canlı iki örnek yaşadım. Ve ondan sonra işadamlarının da katıldığı toplantılarda bulunduğum zaman, ister iş konseyi çerçevesinde olsun, ister başka bir çerçevede olsun, bu modeli uygulamaya devam ettim. Yani bir yere iş için gitmeden önce işadamlarının mutlaka yazışıp, “Ben şunları alıyorum, şunları satıyorum, sizin ülkenizde de bununla ilgili kişileri görmek istiyorum” diye bir ön hazırlık yapmalarını sağlamaya çalıştım. Bu yapıldıktan sonra, o kişiyle görüşmek isteyen insanlar sırayla yazsınlar isimlerini, bu şekilde tekstil masası, demir-çelik masası, tahıl masası gibi masalar kurulsun, o konularla ilgilenenler de gelip görüşsünler gibi bir model kurduk.

Ç.T.: İş konseyleri yaklaşımının Türkiye’nin dış ekonomik ilişkilerine etkisi sizce ne yönde olmuştur?

Y.Y.: Bence Türkiye’ye çağ atlatmıştır bu yöntem; öteki yöntemlerle ulaşılması mümkün olmayan bir çerçeve sağlamıştır. Çünkü iş konseyleri modeli, bir konuda asıl aktörler kimse, doğrudan doğruya o aktörleri bir araya getiriyor. Bürokratların bir araya gelip de, “Ticareti üç misline çıkaralım, 10 milyara çıkaralım, 15 milyara çıkaralım” demelerinin hiçbir anlamı yoktur, eğer onu fiilen çıkaracak olan adamlar işin işine içinde değilse. Dolayısıyla iş konseyleri, Türkiye’nin dış ekonomik ilişkilerinde bu önemli rolü üstlenmişlerdir. Bu modelin hayata geçmesi de rahmetli Turgut Özal’ın açtığı ve kardeşi Yusuf Özal’ın planlama müsteşarıyken kendi seviyesinde takip ettiği yol sayesinde mümkün olmuştur. Dolayısıyla “Türiye’ye çağ atlatan en önemli faktör nedir” desen, herhalde en başta sayılması gerekenlerden biri de iş konseyi modelinin benimsemiş ve iyi işletilmiş olmasıdır. Çünkü siz DEİK olarak buna sekreterya hizmeti veriyordunuz. O sekreterya hizmeti olmadan, böyle bir deneyimi olmayan işadamlarının kendiliklerinden bu yöntemi bulmaları elbette ki zor olurdu. Bulmuş olsalar dahi, o çerçeveyi işletmeleri mümkün değildi. Bir işadamının Mısır’da, Amerika’da, Macaristan’da bir kuruluşa yazıp da, “Ben Ahmet Yılmaz, oraya geliyorum” demesini kimse ciddiye almaz. Halbuki resmi, kurumsal bir karşıtı varsa, o karşıt orada bireysel olarak hiç kimsenin yapamayacağı bir örgütleme yapacaktır. Üyelerine, “Türkiye’den Ahmet Yılmaz diye birisi geliyor, şunları satıyormuş, ilgi duyan var mı?” diye duyuracaktır. Oysa senin bu kişilere kendi başına ulaşman mümkün değil. Üyelerinin listesi yok, adresleri yok, telefon numaraları yok, olsa da seni ciddiye almazlar; ama kendi kurumları üzerinden geleni ciddiye alırlar. Bu nedenle DEİK’in yaptığı ve DEİK’in altında da her bir ülke ile kurulan iş konseylerinin yaptığı işi başka türlü yapmak mümkün değildi. DEİK’in kurduğu iş konseyleri, Türkiye’nin dış ekonomik ilişkilerinde en güçlü aktör olmuştur diye düşünüyorum.

Ç.T.: 1993 yılında Türk-Japon İş Konseyi ve Türk-BDT İş Konseyi, ortak bir organizasyon gerçekleştirerek Japon ve Türk işadamlarını Orta Asya’ya götürdü. Siz de o heyette bulundunuz. Bu, Türkiye açısından çok ilginç bir dönemdi. Sizce Sovyetler Birliği’nin dağılmasının Türkiye üzerindeki etkileri neler oldu? Türkiye’nin dış politikasını nasıl etkiledi ve Orta Asya cumhuriyetlerine yönelik politikamız nasıl gelişti? O çerçevede Orta Asya’daki Türk-Japon işbirliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Y.Y.: Türkiye, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Orta Asya’ya yönelik birçok girişimlerde bulundu. Bu girişimlerin bir kısmı, “çantacı” dediğimiz, çok az sermayesi olan insanların gidip orada macera araması şeklinde oldu. Bunların bir kısmı, orada yanlış izlenimler bırakarak, Türkiye’deki işadamlarına güveni sarsacak şekilde hareket etmiştir. Bir kısmı ise, aksine çok başarılı olmuştur. Astana’da dinlediğim bir örnek vardı. Buradan bir işadamı çok küçük bir sermaye ile gitmiş, dolaşmış dolaşmış, bakmış komünist zamandan kalma geleneklerle 3-4 günlük kuru ekmek yiyorlar, burada bir fırsat görmüş, fırın açıp günlük ekmek çıkarmaya karar vermiş. Oranın yetkilisinden randevu istemiş, “Perşembe günü gel” demişler. Gitmiş perşembe günü, “Tamam, senin burada bir fırın açmana izin verdik. Şimdi sana bir genel müdür lazım, iki tane müdür yardımcısı, genel müdüre iki tane sekreter, bir de benim de bir yeğenim var, gayet iyi bir sekreter, onu da istersen veririz” falan demişler. Adam bakmış, “Sen yanlış anladın, ben bu işi karım ve kızımla birlikte yapacağım” demiş. “Yok olmaz katiyen” demişler, zorla ikna etmiş yetkiliyi. Fırını açmış, günde iki defa ekmek çıkarıyor ve oranın halkı yetmiş yıldır ilk defa sıcak ekmek yiyor. Tabii komünist zamanda ekmek alabilmek için önce gidip kasa kuyruğuna gireceksin, fiş kestireceksin, ondan sonra ekmek verilen o küçük gişenin karşısına gideceksin, bir sırada da orada bekleyeceksin, işkence gibi soğukta. Burada gidiyorsun, ekmeğini alıyorsun, parasını veriyorsun, paran yoksa “Yarın ödersin” diyor adam. Hiç görülmemiş bir şey! Kasaba halkı rahat ediyor, adam zengin oluyor. Bir böyle tip adamlar vardı oraya giden, bir de daha büyük çapta iş yapmak isteyen. Mesela Türkiye’den Japon işadamlarını oraya götürmek büyük bir organizasyondu. O organizasyonda, Japonlar hiç bilmedikleri bir Türkiye’nin oradaki etkisini gördüler. Bu seyahatin öncesindeydi galiba, bizi önce Japonya’ya götürdüler. Orada bir konferans verdik Orta Asya hakkında.

Ç.T.: Biz 92’de önce Amerikalı işadamlarını götürdük Orta Asya’ya. O arada Japonya’da yapılan Türk-Japon İş Konseyi toplantısında Orta Asya’da Amerikalılarla yaptığımız geziyi anlattık. Aynı toplantıda bu seyahatin kararı alındı.

Y.Y.: İşte o toplantıda herkes adeta her söylediğimizi uzun uzun not aldı. Sonradan Japonları da Orta Asya’ya götürdük. Orada Türklerin nasıl karşılandığını, nasıl muamele edildiğini, tercüman olmadan zar zor da olsa nasıl anlaştığımızı görmek Japon işadamları için çok büyük bir sürpriz oldu. Her bir şeyi hallettiğimiz zaman, “Siz bunu nasıl hallettiniz?” diye şaşırarak soruyorlardı. Tabii o zamanlar Türkiye eski Sovyet coğrafyasında bu kadar büyük roller yüklenmeye hazır değildi. Sadece Türkiye tarafından tek taraflı olarak o ülkelere karşı bir muhabbet vardı. O ülkelerde gördüğümüz birçok insana okullarda Türkler vahşi, medeniyetsiz, hiçbir iş yapamayan insanlar diye öğretilmiş. Bunlar, bizim muhataplarımız, öyle bir kuşaktan gelen insanlar. Türklerin kendilerine söylendiğinden çok farklı olduğunu yeni yeni görüyorlar, ama tereddütleri de tamamen dağılmış değil. Hele bir kısım işadamlarımız da orada kötü örnek teşkil ettiği için, oradaki soydaşlarımız açısından bakılırsa, halen tereddütleri de devam ediyor. Buna rağmen o başarıyı sağladık. Japonları her bakımdan etkilemeyi başardık. Böylelikle Türkiye, o ülkelere öyle zannediyorum ki çok iyi bir katkıda bulundu. Şimdi artık belki Japonların o piyasaya girmek için Türklerin aracılığına ihtiyacı yoktur, ama halen Türkiye ile ortaklık yapmaya ihtiyaçları olabilir. Onu da görüyorlar. Yani kendilerinin açamadığı bazı kapıları Türkün açabileceğini görüyorlar. Çok büyük işadamları buna ihtiyaç duymuyor olabilirler, çünkü büyük Japon işadamının dünyanın her tarafında iş yapmak için mekanizmaları mevcut. Ancak bazı tür işler var ki, orada bir Türk ortağı olması Japonun da işine gelir. Biz bunu öyle zannediyorum bir ölçüde sağladık. Yalnız bunu Orta Asya’nın tamamına teşmil edemeyiz, birkaç nedenden ötürü. Birincisi, Orta Asya’daki her ülkenin dışarıya ve Türkiye’ye bakışı farklı. İkincisi, insanları da farklı. Üçüncüsü, yöneticilerinin Türkiye’ye bakışı farklı. Yani Türkiye’ye kayıtsız şartsız güvenen Orta Asya ülkeleri de var, mesafeli duranlar da var, Türkiye lafı duyduğu zaman irkilenler de var. Onun için Orta Asya dediğimiz zaman, hangi ülkeden bahsettiğimizi de söylememiz lazım. Belki bazı ülkelerde Japonların aralarına Türkleri almaları onlar için ayak bağı haline bile gelebilir. Onun için böyle teşmil etmeden konuşmak lazım. Ama genel olarak, Orta Asya’ya adım atma bakımından, o zamanki girişimlerimiz çok yararlı olmuştur.

Ç.T.: Duvar yıkıldıktan sonra dünya değişmeye başladı. Ardından bir de Sovyetler Birliği çözülünce, “Türkiye’nin artık bölgede önemi kalmadı” görüşünü savunanlar da oldu, tersine “Türkiye’nin önemi arttı” diyenler de oldu. Sizin görüşünüz neydi ve zaman neyi gösterdi?

Y.Y.: Ben, Türkiye’nin öneminin hep çok yüksek seviyede kalacağına inanan bir insanım, ama Türkiye’nin yapabileceklerini de abartmamak gerekir kanısındayım. Biz her şeye rağmen, Orta Asya gerçeklerini, Orta Asya ile ilgili verileri, birinci elden bilgiyi Wisconsin Üniversitesi’nin, Michigan Üniversitesi’nin yayınlarından ediniyoruz. Örneğin Özbekistan’da Basmacılar İsyanı’nın ne zaman vukua geldiğini filan, o kitaplardan okuyarak öğreniyoruz. Bizim bilgimiz çok azdı, ama Amerikalı biliyordu. Dolayısıyla oradaki etkinliğimizi biraz el yordamıyla, biraz da Türkiye’nin her tarafında, oradan şu veya bu şekilde Türkiye’ye göç etmiş insanlar yoluyla edindik. Örneğin oradan büyük bir ihtimalle babaannesinin eteğinde yürüyerek hacca gitmiş olup da Mekke’de yaşamış, sonradan Türkiye kendisini göstermeye başlayınca, “Ben de Türk kökeninden geliyorum, öyleyse Türkiye’ye yerleşeyim” diye gelmiş insanlar var Türkiye’de. Türkiye’de her türlü insan var. Yani Türkiye, Anadolu, İstanbul, hep bir cazibe merkezi olmuştur binlerce yıldan beri. Dolayısıyla bu bizim bir avantajımızdı o ülkelere girmek için. Ama o ülkelerde insanların Türkiye’ye karşı tepkisini bilmiyorduk. Yani bu insanların Türk düşmanı olarak veya İslam düşmanı olarak –bazen her ikisi birden– yetiştirilmiş olduğunu bilmiyorduk. İkincisi, o ülkelerde Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra dahi, Rus mevcudiyetinin ne kadar güçlü olduğunu bilmiyorduk. Henüz başkentin Almatı olduğu yıllarda, bir toplantı vesilesiyle üst düzeydeki bir yetkilimiz, akşam yemeğinde, “Sovyet tahakkümü altında uzun süre yaşadınız, şimdi biz sizi ayaklarınızın üzerine kaldıracağız” gibi bir laf etti. O toplantıya baktım, toplantıda sadece o ülkenin devlet başkanı vardı, ama sağındakiler solundakiler Rustu, garsonların tamamına yakını Rustu, kaldığımız otelin yöneticisi Rustu. Öyle bir yere hitap ediyorduk. Kazakistan bağımsızlığına kavuştuğu zaman Kazak nüfusu toplam nüfusun yüzde 36’sıydı. Şimdi yüzde 42, yüzde 46’ya çıkması bekleniyor. Zaten Astana’yı başkent seçmelerinin sebebi de odur. Biz bunları pek bilmiyorduk, hatalar yaptık.

Ç.T.: Sizin bu anlattığınızdan ben de şunu anımsadım. Türk-Kazak İş Konseyi toplantısı yapıyorduk. Salonda aynen sizin dediğiniz gibi bir kompozisyon vardı ve Kazak tarafının büyük çoğunluğu Rus üst düzey yetkililerden oluşuyordu. Bizim çok üst düzey bir yetkilimiz “Niye Rusça çevirmen aracılığıyla konuşuyoruz? Biz ana dilimizde anlaşırız” dedi ve Türkçe hitap etmeye başladı, Kazakça bildiği üç beş kelimeyi katarak. Rus üst düzey yetkililerin çoğu salonu terk edip dışarıda kahve içmeye başladı. Büyük bir başarısızlıktı toplantı açısından.

Y.Y.: Bunları bilmiyorduk. Üç dört tane ülkeyi kapsayan bir başka Orta Asya seyahati sırasında –ben o zaman müsteşar yardımcısıydım– uçakta giderken bir bakanımıza dedim ki, “Bir yerde konuşma yaparken, ‘Şimdi filan başkentten geliyorum, yarın da bilmem nereye gideceğim’ diye değil, sanki sırf oraya gelmişiz gibi davranmak lazım. Çünkü oradaki ülkeler, yanlarındaki öbür cumhuriyetlerle aynı kaba konulmak istemiyorlar. ‘Hazır buraya gelmişken, her tarafı dolaşıyorlar’ intibasından hoşlanmıyorlar.” Bunu ısrarla söylediğim halde, o bakanımız “Doğru söylüyorsunuz” dedikten sonra gitti, bu konuştuğumuzun tam tersini yaptı, “Biz hepinizi bir araya getirip aranızda bir birlik kuracağız” gibi birşeyler söyledi. Bunlar, bizim pek bilmediğimiz şeyler, bildiğimiz kısmı da değerlendiremediğimiz şeyler, yönetimi doğru dürüst beceremeyişimizden ötürü. Dolayısıyla biz bazı handikaplarla yola çıktık, ama bugün geldiğimiz nokta itibariyle bence epey bir mesafe kaydettik. Daha ileri mesafe kaydedebilir miydik? Bu hassasiyetlere uysaydık olurdu. Bu, Türkiye’nin bakışı. Rusya Federasyonu’nun bakışında ise, Rusya Federasyonu pek tabii ki kendi etki alanından çıkan her devleti kendisi için bir kayıp olarak görüyordu. Bu kayıpların yol açtığı rahatsızlık, o devletlerin Türkiye tarafına geçmesinden veyahut Türkiye’nin etki alanına girmesinden bağımsız bir şeydi. Yani o devletler Türkiye’nin değil de, başka bir ülkenin, mesela Mısır’ın etki alanına girseydi de, bir üzüntü kaynağı olmaya devam edecekti. Ancak Türkiye ve Türk unsuru olmak, Rusya için başka şeyler de ifade ediyor. Biz belki bunun pek farkında değiliz. Bakın, şimdi Sovyetler Birliği dağıldı, beş tane Türkçe konuşan cumhuriyet ayrıldı. Ama Rusya Federasyonu içinde daha on iki tane Türkçe konuşan otonom cumhuriyet var. Onun için Türkçenin, Türkiye’nin, Türk topluluğunun, Türk ile ilgili herhangi bir şeyin yüksek görünürlük kazanması Rusya’yı hiçbir zaman memnun etmez. Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin böyle bir boyutu var. Biz, en azından resmi düzeyde, yetkililerimizin ağzından hep şu mesajı vermeye çalıştık: “Biz ne Orta Asya’da, ne Kafkasya’da, Rusya ile rakip değiliz, partneriz.” Bunu söyledik ama Rusları ne kadar ikna ettiğimizi bilemiyorum. Bazı yerlerde Ruslar gerçekten partner olduğumuza inandılar, bazı yerlerde ise inanmadılar ve komünist zamandan gelen o geleneklerle Türkiye’yi hep bir hedef olarak gördüler. Nitekim bu partnerlik lafını fırsat buldukları zaman hemen tersine çeviriyorlar. Örneğin Nabucco’ya Nabucco’yu South Stream’ı Stream’e akip olarak görüyorlar. Konumuzla alakası yok ama, bunların hiçbiri birbirine rakip olan şeyler değil, çünkü Avrupa’nın Avrupa şu anda 530 milyar metreküp gaz kullanıyor. 2015-20’lere doğru bu rakam 800 milyar metreküpe çıkacak. Dolayısıyla 270 milyar metreküp gaza ihtiyaç var. Nabucco 42 milyar metreküplük bir proje, yani o ihtiyacı karşılamaz, onun için de rakip değil. Bunlar hep birbirini tamamlayıcı şeyler. Ama Rusya o hep büyük düşünmek alışkanlığı nedeniyle, büyük oynamak suretiyle, yolunu kesebildiği yerlerde Türkiye’nin yolunu kesmeye çalışıyor. Sırf Türkiye’ye zararı olsun diye değil, kendi gücünü ortaya çıkarmak için. Biz orada Avrupa’ya karşı diyoruz ki, Nabucco kaynak çeşitlendirmesi ile güzergâh çeşitlendirmesini birlikte bünyesinde barındıran bir projedir. Diyelim ki Rusya’dan alıyorsunuz gazı, Ukrayna’dan geçirmeyip Karadeniz’in altından geçiyorsunuz. O zaman kaynağı çeşitlendirmiş olmuyorsunuz, sadece güzergâhı çeşitlendirmiş oluyorsunuz. Nabucco ise kaynağı da çeşitlendiren bir proje. Rusya ile olan yarışımızda bu çeşit avantajlarımız var, ama ben halen Rusya ile olan ekonomik ilişkilerimizi hiçbir zaman kırıcı, birbirine zarar verici rekabet haline dönüştürmemiz dönüştürmememiz gerektiği kanısındayım. Çünkü ondan her iki taraf da zarar görür. Türkiye’nin bunu ince bir dantel dokur gibi dokuması lazım ve çok kırılgan bir zemin olduğunu bilerek hareket etmesi lazım. Ama genel olarak Rusya ile ilişkilerimizin şimdi giderek daha sağlıklı bir zemine oturduğu kanısındayım.

Ç.T.: Ekonomik işbirliğimiz de gelişti. Ticaret, müteahhitlik, turizm deyince…

Y.Y.: Mesela Gürcistan’da geçen Ağustos’taki krizde bütün dünya şiddetle Rusya’ya karşı harekete geçerken, Türkiye ile Gürcistan arasındaki ilişkiler mükemmel olduğu halde ve örneğin Fransa ile Gürcistan, Hollanda ile Gürcistan, İtalya ile Gürcistan arasındaki ilişkilere nazaran çok daha ileri olduğu halde, biz onlar kadar ileri gitmedik Rusya’yı eleştirmekte. Neden? Çünkü aramızda ekonomik bağlar var. Bu durum şu gerçeği de ortaya çıkarıyor: Ekonomik ilişkiler bölgeye istikrarı da getirir. İşte Rusya örneği. Yanlış bir şey yapıyor, hemen sert çıkamıyorsun karşısına. Hele şimdiki küreselleşme açısından bakınca, örneğin Fransa ile Türkiye arasındaki ilişkiler bozulduğu zaman, Bursa’daki Renault fabrikası da bundan zarar görüyor. Onun için iki defa düşünmek mecburiyetinde kalıyor. Rusya ile ilişkilerimizin hem Orta Asya boyutu, hem de ikili boyutu karşılıklı bağımlılığımızı artırmıştır. Dolayısıyla o bağımlılık ilişkilerimizi ekonomik alandan başlamak üzere daha sağlıklı bir zemine oturtuyor, siyasi ilişkilere de olumlu yansımaları oluyor. Sayın cumhurbaşkanının Rusya’ya seyahatinden önce Rus televizyonun Türkiye hakkındaki yaptığı yayın, şimdiye kadar hiç görülmemiş bir şeydi. Programda Türk işadamlarının dürüstlüğü, çalışkanlığı övülüyor, Rus kızlarının onlarla evlenmelerinden çok mutlu oldukları, çünkü çalışkan ve ailelerine bağlı oldukları söyleniyordu. Yani on tane ülke arasında şu lafları Türkiye için hangi devlet söylemiştir deseler, en son Rusya dersin sen. Belki o ilişkiler sağladı bunu, belki de başka beklentileri vardı Türkiye’den. Ama her şartta iki ülke arasındaki ilişkiler, bence hem Orta Asya boyutuyla, hem de ikili boyutuyla daha sağlıklı bir zemine oturmuştur. Sorunun cevabı olarak esas ben bunu vurgulamak istiyorum.

Ç.T.: DEİK bünyesindeki iş konseyleri ülkeden ülkeye çok farklı fonksiyonlar üstlendi. Kimi ülkede ticareti geliştirmek üzere çalıştı, kimi ülkede birinci amacı yatırım çekmekti, bazı ülkelerde Türk iş dünyası yatırım yapsın diye çalışmalar yaptı, kiminde turizmi geliştirmeye çalıştı, kimi ülkelerde de zaman zaman lobi faaliyetleri ön plana çıktı. DEİK ve iş konseylerinin bu performansını nasıl değerlendiriyorsunuz? DEİK’in temel amacı sizce ne olmalıydı, nasıl çalışmalıydı?

Y.Y.: Bu saydığın unsurlardan bazı ülkeler için biri, bazı ülkeler içinse bir diğeri olabilir. Bir ülkede Türk işadamlarının varlığı ve orada başarılı olmaları, kendiliğinden bir lobi aslında; başka hiçbir şey yapmana gerek yok. Odessa’da demir-çelik işiyle uğraşan Ali Çiftçi diye birisi var. Bir lokantada oturuyorduk, şef garson geldi, “Buradaki Türk işadamı en centilmen yabancı işadamı seçildi” dedi. Şimdi hiçbir şey yapmasan bile bu bir lobi. En centilmen işadamı kim? Bir Türk, Ali Çiftçi. Pek tabii ki bir ülkede hangi tarafta boşluk varsa, suyun boş tarafa gitmesi gibi, DEİK de o tarafa doğru yönelmiştir. Ama DEİK’in pek tabii ki birinci fonksiyonu ekonomik ilişkileri geliştirme olmalıdır. Belki soruyu, “Ekonomik ilişkilerin gelişmesi hangi ikincil alanlarda yararlı olur?” şeklinde sormak lazım. Faaliyetler, o ülke için hangi ikincil şey ön plana geçiyorsa, ne ihtiyaç varsa, ister istemez o tarafa kayacaktır. Bir süredir TOBB Başkanı Sayın Hisacıklıoğlu işadamlarına hitaben yaptığı konuşmalarda, “Türk işadamları dünyanın her tarafını sarmış, bundan daha büyük lobi olur mu?” diyor. Gerçekten de öyle. Lyon şehrine gittim bir iş için, oradaki en büyük işadamlarından birinin Türk olduğunu öğrendim. Sayısız insan çalıştırıyor emrinde ve Lyon gibi Ermenilerin çok etkili olduğu bir yerde kendi çapında bir diaspora oluşturuyor Türk ve Fransız çalışanlarıyla. Dolayısıyla DEİK, bir ülkede şu işi yapacaktır, başka bir ülkede diyelim ki siyasi tanıtımda eksiklik varsa onu yapacaktır. Böyle şeyleri devlet eliyle yaptığınız zaman tepki yaratır. Ama DEİK’in yarı resmi bir sıfatı olduğu için, aynı şeyi DEİK eliyle yaptığınız zaman o tepkiyi de önlemiş olursunuz. Böyle bir avantajı var. Dolayısıyla DEİK şu şu işlerden hangisi ne yapmalı dersen, her ülkede, her durumda ayrıdır ve galiba uygulamada da öyle olmuştur.

Ç.T.: Siz ekonomik işlerden sorumlu müsteşar yardımcısı olarak görev yaptığınız dönemde DEİK ve iş konseylerini daha yakından tanıma imkânına sahip oldunuz. İş dünyasının zaman zaman büyükelçi gibi çalışmasının hem ekonomik, hem siyasi ilişkilere katkısı olduğuna katılıyor musunuz?

Y.Y.: Kesinlikle, ama büyükelçiler de işadamı gibi çalıştıkları zaman! Yani o ikisi birbirini tamamladığı zaman yürüyor ancak. Çünkü bir yerdeki büyükelçimiz iş dünyasıyla o kurması gereken teklif tekalüfsüz ilişkileri kuramamışsa, işadamlarının da bir büyükelçi gibi hareket etme fonksiyonu havada kalıyor. Bazı yerlerde ise o elektrikleşme oluyor ve çok mükemmel sonuçlar ortaya çıkıyor. Ben o mekanizmayı çok kullandım, tepe tepe kullandım, tepe tepe de meyvelerini toplandım.

Ç.T.: Bugün ciddi bir ekonomik kriz içinde bulunuyor dünya ve Türkiye. Bu güçlüklerin aşılmasında DEİK ve iş konseylerinin nasıl bir katkısı olabilir?

Y.Y.: Şimdi DEİK bünyesinde faaliyet gösteren işadamlarımızın hepsi için bu sorunun ayrı bir cevabı vardır diye düşünüyorum. Ama Türkiye’de güçlü ve başka ülkelerde de faaliyet gösteren bir prototip bir işadamı düşünelim ve bu sorunun cevabını ona göre vermeye çalışalım. Öncelikle, Türkiye’de bankacılık sistemi daha önceden düzeltilmiş ve eksikleri tamamlanmış olduğu için, bu kriz birçok Batı ülkesinde ve dünya ülkesinde yaptığı tahribatı Türkiye’de yapmadı. Bu bir avantajdır. DEİK bünyesinde faaliyet gösteren işadamlarımız, bu avantajı o ülkelerde çeşitli nedenlerle zarurete düşmüş, kârlı olabilecek şirketleri satın almak veya hisselerini artırarak o şirketlerin yönetiminde daha etkili konuma gelmek suretiyle, her zaman söylendiği gibi, krizi fırsat haline dönüştürme imkânına galiba başka ülkelerin işadamlarından daha fazla sahipler. Örneğin dünya çapında büyük işadamlarına sahip olan ülkelerden biri Yunanistan. Ama kriz Yunanistan’ı o kadar kötü etkiledi ki, o işadamlarının Yunanistan bağlantılı işlerinin bu etkiden nasiplerini almamış olması mümkün değil. İşte Türkiye’nin böyle bir sıkıntısı olmadı. Onun için, “Bu küresel krizden –bireysel düzeyde değil, kitlesel olarak– en çok yarar sağlayarak çıkması muhtemel işadamları hangi ülkenin işadamlarıdır derseniz, Türk işadamlarıdır diyebilirim. Bunun bir başka nedeni de, Türk işadamlarının bu gibi krizlerden fazla etkilenmeyecek alanlarda daha aktif olmasıdır. Mesela Orta Asya’yı veya Balkan ülkelerini düşünürsek, küçük ve orta boy işletmelerin sahibi olan, fırıncılık ve lokantacılık gibi işler yapan girişimciler bu krizden daha az etkilenecektir. Çünkü insanların yemek yemeleri lazım. Belki tatlı yemiyorlar böyle günlerde, ama yemek yiyorlar. Dolayısıyla lokantacının krizden etkilenmesiyle, başka bir iş kolunun etkilenmesi farklıdır. Amerika’da en fazla etkilenen alan, kriz mortgage’dan kaynaklandığı için inşaat sektörü oldu. Amerika’da inşaat alanında faaliyet gösteren Türklerin sayısı o kadar fazla değil bildiğim kadarıyla. Bunlar Rusya’dadır asıl. Rusya da o kadar büyük ve o kadar paralı bir ülke ki, o kadar çok insanın konuta, özellikle de lüks konuta ihtiyacı hiçbir zaman azalmayacaktır. Orada da Türkler, birincisi, bu piyasada oldukça yaygın bir şekilde mevcutlar, ikincisi, yaptıkları işin kalitesiyle ve kurdukları çevrelerle güven vermişler. Bu nedenle küresel krizi fırsata dönüştürme imkânına sahip olan işadamlarının arasında sanki ilk sırada Türk işadamları geliyor. Tabii DEİK üyesi olsun olmasın, bu durum geçerli. DEİK kendi bünyesine alacaktır onu.

Ç.T.: Zaten DEİK’in faaliyetleri de üyeleriyle sınırlı değil. Herkese açık olduğu için zaman zaman öyle kaynaşma olabiliyor, herkes yararlanabiliyor.

Y.Y.: Orada bu işi DEİK çerçevesinde kotarmış olsun ya da olmasın, DEİK çok iyi bir çerçeve. Dolayısıyla bundan yararlanacak olan ortamdan DEİK mutlaka olumlu şekilde etkilenecektir.

Ç.T.: Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Y.Y.: Ben, şimdiye kadarki performansının yanı sıra, vasıflı veya orta vasıflı işgücünün mevcudiyeti ve işadamlarımızın da epey bir açılım sağladığı gerçeğiyle birlikte, Türkiye’nin dış ekonomik ilişkilerde belki Çin ve Hindistan’dan sonra en büyük potansiyel vaat eden ülkelerden biri olduğu kanaatindeyim. Hatta o iki ülkeye nazaran beyaz tenli, Avrupa’ya yakın ve esasen Avrupa piyasasında mevcut olmamız da avantaj yaratan ek unsurlardır. Bugün mesela Almanya’da iş gören, orada tescil edilmiş bir şirkete bakıyorsun, sahibi Türk, mühendisleri Türk, işçileri Türk; ama ismi Alman, Alman şirketi olarak tescillenmiş. Bir de bunlar var. Böyle şirketler pek tabii ki gelirlerini, kârlarını Almanya’ya götürüyorlar. Ama eğer Türkiye’den alabilecekleribir mal varsa, o adam zaten Yozgat’tan, Antalya’dan veyahut da Diyarbakır’dan geldiği için, Türk piyasasını biliyor. Ürettiği veya sattığı mallardaki o girdi Türkiye’de daha ucuzsa, onu tanıtmak için zahmet çekmeye gerek yok. O ilişki kendiliğinden oluşacak bir şeydir. Dolayısıyla ben Türkiye’nin, mesela Koreliler gibi, Japonlar gibi örgütlenebildiği takdirde, hele mesela Çin’in Afrika’ya girmek için örgütlendiği tarzda örgütlendiği takdirde, şimdikinin çok ötesinde şeyler başarabileceğini düşünüyorum. Afrika’yı keşfetmek konusunda biz çok geç kaldık, halen de bu söz ve temenni düzeyinde mevcut.

Ç.T.: Son yirmi yıldır bu konuşulmaz mı?

Y.Y.: Yirmi yıldır konuşulur. Bu sefer de “2008’de on yedi tane büyükelçilik açacağız” dedikleri zaman, “Ya bunlar saymasını bilmiyorlar ya da hiç ömürlerinde sefaret açmamışlar” diye düşündüm. “On yedi ülkede bir yıl içinde –zaten 2008 yılının yarısı geçmişti– bu kadar çok büyükelçilik açamazsınız” dedim. Mümkün değil, yer bulamazsın, adam yetiştiremezsin, altyapı yoktur, büyükelçilik için bir asgari personel lazım, bunların hiçbiri yok. Ama diğer taraftan bu düşüncenin mevcut olması bile, Afrika hedefinin en azından terk edilmemiş olduğu anlamına gelir. Ben Nijerya’da görevliyken, Mülkiye’den mezun bir çocuk, otostopla Fas, Senegal, Sierra Leone üzerinden Gana’ya gelmiş. İnal Batu bana oradan telefon etti, “Burada Mülkiyeli bir genç var, bunu sana gönderiyorum” dedi. Çocuk geldi, “Burada ne yapacaksınız?” dedim, “Ben Mülkiye’den mezun oldum, fil mezarı arıyorum” dedi. “Evladım” dedim, “Son fil mezarı, 1870’li yıllarda Belçika Kralı Kongo Nehri’nin kaynaklarını araması için Stanley’i finanse ettiği zaman bulundu ve talan edildi.” Demek istediğim, ancak yüz yıl sonra bir Türk genci bu düşünceye ulaşıyor ve “Ben de oralara gideyim” diyor. Bu bir örneğidir, bizim olayları ne kadar geriden takip ettiğimizin. Şimdi mesela Çin orada muazzam bir faaliyet içinde. Kongo’da 7 milyar dolarlık bir mukavele imzaladı, “Bakır madenlerini ben işleteyim, sana onun karşılığında demiryolu yapayım” şeklinde. Belçikalılardan çok daha elverişli şartlar sundukları için, Kongolular da hemen üstlerine atladılar. Çin öyle yapıyor. Ben yine Nijerya’dayken, Koreliler sefaretlerinde bir ticaret müşaviri bulunduruyorlardı, ama bir de Korean Trade Promotion Team diye başka bir büroları vardı. Sefarete atadıkları ticaret müşaviri önce sefaret adına kartvizit bastırıp resmi sıfatıyla bütün devlet yönetimindeki insanlarla tanışıyor, arkadaşlıklar kuruyor, kokteyller düzenliyor, sonra ticaret müşavirliğinden istifa edip Trade Promotion Team’in içine giriyor, yani hazır bir network’ün üzerine oturuyor. Biz böyle modelleri Türkiye’de hiç düşünemeyiz bile. Çünkü orada ticaret müşavir olarak yapabileceğiniz şeyler var, yapamayacağınız şeyler var. Örneğin ihale açılıyor, ihale şartnamesini almak için 40 km uzakta bir yere gitmek lazım. Oradaki ticaret müşavirinin tahsisatı yoktur gitmek için, satın almak için. Satın alsa bile Türkiye’de nereye göndereceğine dair bir altyapısı yoktur. Bir şirkete gönderse, “Niye o şirketi kayırdın?” diye laf olur. Halbuki Trade Promotion Team, özel sektör mantığıyla bunu hallediyor. Belki ileride, işte nasıl DEİK modeli çok başarılı olduysa kendi alanında, bu alanı da başka şekilde örgütlememiz lazım. Bir başka deyişle, bir ülke ile ticari ilişkileri belki ihaleye çıkarmamız lazım, özelleştirmemiz lazım. Ticaret müşavirliği yerinde dursun, çünkü ülkenin resmi makamıdır. Ama bir dizi ilişkiler manzumesi var ki, onu memur sıfatı taşıyan bir insana yaptıramazsınız. Belki bu çeşit bir örgütlemeye gitme ihtiyacı var. O da, kendi alanının DEİK’i olacak. Bu turizmde de gerekli, ticarette de gerekli. Bu iki alanın özelleştirilmesi lazım. Sen şimdi Ankara’da birçok büyükelçilikle temas ettin, hiçbirinde turizm müşaviri var mı?

Ç.T.: Hayır. Hiç rastlamadım.

Y.Y.: Yok öyle bir şey. Bizdeki TÜRSAB tipi kuruluşların yaptığı işi, İtalya’da ENIT (Internazionale Per Ente Nazionale per İl Turismo) diye bir yapı var, o takip ediyor.

Ç.T.: İtalyanlarda mesela ticaret işlerini de ticaret müşaviri değil, ICE (Istituto nazionale per il Commercio Estero) yapıyor.

Y.Y.: Evet ticaret müşaviri belki ayrıca bulunabilir.

Ç.T.: Bulunabilir, ama esas işin yapıldığı yer, muhatap ICE.

Y.Y.: Tabii.

Ç.T.: DEİK’e ilişkin bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Y.Y.: Anılarımı en başta söyledim. Bir tanesi, Sayın Yusuf Özal’la gittiğimiz toplantıda o büyük işadamlarının konuyu nasıl kolay çözümledikleri; bir de Yasemin’le o toplantılara hazırlanmamız. Çok somut, çok başarılı bir organizasyon oldu. Büyükelçilik olarak orada büyük bir itibar sağladım, DEİK’le yaptığımız o işbirliği sayesinde.

Ç.T.: EBA – Egyption Businessmen’s Association.

Y.Y.: Sizin karşıtınızdı değil mi?

Ç:T: Bizim karşıtımızdı. Onun genel sekreteri bana telefon edip, “Sizin nasıl bir büyükelçiniz var, gelip toplantıyı hangi salonda yapacağımızı bile kontrol etti” demişti. Çok şaşırmış ona. Yani siz toplantıdan önce gidip salon uygun mudur, Türkiye’den bu kadar insan gelecek, Mısır tarafından bu kadar kişi katılacak diye kontrol etmişsiniz.

Y.Y.: Bazı şeyler de oradaki tavsiye üzerine değişmiştir. Örneğin tekstil masası nerede olacak, kapıdan girince nasıl olacak, tüm bunları konuştuk. Tabii telefon etmiş olması çok önemli. Buradaki ismin Yaşar Yakış olması mühim değil, Türk sefirinin bunu yapmış olması; önemli olan budur.

Ç.T.: Çok etkilenmiş. Benim bir anım var. 17 Nisan 1993 günü Taşkent’te Japonlarla beraber toplantıyı yaptık, öğleden sonra ikili görüşmeler başladı. Taşkent’te Kino Building dedikleri sinema binasındaydı organizasyon. Orada masalar hazırlanmıştı Türk, Japon ve Özbek işadamları birlikte konuşsun diye. Japonlar çok çekingen davrandı, o masalara oturmak istemedi. Türkler büyük bir istekle oturdular. Özbeklere o düzeni bir sene önce öğretmiştik, bizim verdiğimiz know-how’dı. Özbeklerle Türkler konuşmaya başlayınca, Japonlar da yanaşmaya başladılar. Çok hoş bir ortam oluşmuştu. İlk defa böyle üçlü masada teke tek görüşmeler yapılıyordu işadamları arasında. O sırada Sayın Özal’ın ölüm haberi geldi. 17 Nisan’dı. Ben, Çelik Hoca ile sizi bulmak için çok çaba sarfettim. Çünkü sizin orada işiniz bitmişti ve çıkmıştınız. O zamanki komünikasyon imkânları da çok sınırlıydı, ancak uydu aracılığıyla haberleşilebiliyordu.

Y.Y.: O sırada Enka’nın sahibi Şarık Tara’yla beraber, ulaşılması zor bir yerdeydik. O haber bize gelince Şarık çöktü, hemen aradı uçağımı gönderin diye.

Ç.T.: Hiç unutamadığım günlerden biriydi. Çok teşekkürler.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.