14 Ağustos 2006 – TÜRKİYE LÜBNAN’A ASKER GÖNDERMELİ Mİ?

Ankara, 14 Ağustos 2006

TÜRKİYE LÜBNAN’A ASKER GÖNDERMELİ Mİ?

Osmanlı Devleti Orta-Doğu’dan çekildikten sonra Türkiye Orta-Doğu’ya sırtını döndü. Bunda, Araplar tarafından sırtından bıçaklanmış olma duygusunun çok önemli rolü var. Bu gerekçenin haklı olup olmadığını burada tartışmayacağız. Ancak, bu sırt dönmenin doğal sonucu olarak, Türkiye, bölgedeki karmaşıklıklara yabancıdır ve Orta-Doğu’daki dengeler hakkındaki bilgisi maalesef sınırlıdır. Bu bilgilerin çok büyük bir bölümü Batı kaynaklıdır. Dolayısıyla, bir Orta-Doğu ülkesinden beklenen vukuftan mahrumdur. Eski bir CİA analisti olan Graham Fuller, 2005 yılında yayınlanan bir makalesinde, “Türk Hariciyesi, Arapça bilen uzman yetiştirmemiş olmakla adeta övünür” diye yazıyordu.

Orta-Doğu’daki dengeleri bilmemenin, Lübnan’a asker gönderme konusuyla doğrudan ilgisi var mı? Malezya yahut Uruguay’ın, bu dengeleri iyi bilmeden de Lübnan’a asker göndermesi belki sorun teşkil etmez ama Türkiye’nin göndermesi sorun teşkil edebilir. Bu nedenle Lübnan’a Türk askerinin gönderilmesi konusu değerlendirirken, ihtiyatlı davranılması gerekir.

Her şeyden önce, Lübnan’daki savaş Lübnanlılardan çok, başka ülkelerin savaşıdır. Sadece Lübnanlıların savaşı olsaydı dahi, Lübnan’ın zaten çok karmaşık olan etnik ve mezhepsel yapısı nedeniyle, o savaş da kendisine göre karmaşık yönleri olan bir savaş olacaktı. Buna bir de Lübnan’daki karışıklıkların iplerini başka ülkelerin çekmekte olduğunu eklersek, daha da ihtiyatlı olunması gereği ortaya çıkar.

Lübnan’a bir uluslararası askeri güç gönderme konusunda mutabakat sağlanabilecek midir? Sağlanırsa, bu askerlerin tabi olacağı “çatışma kuralları” ne olacaktır? Türkiye’den asker göndermesi istenecek midir? İstenirse, Türkiye, koşulları tatminkar bulacak mıdır? Bu soruların cevabını bilmeden hüküm yürütmek biraz ezbere konuşmak gibi olacaktır. Ancak, Lübnan’a bir uluslararası güç gönderilmesi kararlaştırılırsa, bunun belli başlı parametrelerinin neler olacağını şimdiden söylemek mümkündür. Gönderilecek askeri gücün tabi olacağı kuralların, İsrail ve onun koruyucusu ABD tarafından kabul edilebilecek kurallar olması herhalde gerekecektir. Bu iki devletin en öncelikli hedefi de, Lübnan’da Hizbullah’ın mümkünse kökünü kazımak, bu mümkün olmazsa İsrail’i rahatsız edemeyecek şekilde kontrol altına alınması olacaktır.

Türkiye böyle bir görevde rol almalı mıdır?

Türkiye’nin böyle bir görev üstlenmesi, her şeyden önce, ülke içinde bazı sorunlar yaratabilecektir. Kamu oyumuz İsrail-Hizbullah çatışmasında, açıkça Hizbullah’tan yana bir tutum ortaya koymuştur. Hizbullah’ın yaralarının sarılması için Türkiye’de yaygın yardım kampanyaları düzenlenmektedir. Türk kamu oyundaki bu spontane tepkiler, bölgedeki bazı etkili devletlerin gösterdikleri tepkiden farklıdır. Suudi Arabistan ve Mısır gibi etkili Arap ülkeleri, çatışmaların başlangıcında İsrail’i açıkça takbih etmekten kaçınmışlardır. Bu da o ülkelerin, Türkiye tarafından iyi bilinmeyen bazı duyarlıkları daha iyi bildiklerini ortaya koymaktadır. Veya Hizbullah’ın budanmasında yarar gördüklerini ortaya koymaktadır.

Öte yandan, arazide Hizbullah’ın etkisizleştirilmesi çabalarına katılan Türk askeri ile Hizbullah’ın yaralarının sarılmasına katkıda bulunmaya çalışan Türk sivil toplum kuruluşları, bir bakıma arazide karşı karşıya kalacaklardır. Bu hiç görülmemiş bir durum değildir. Başka ülkelerin sivil toplum kuruluşları da zaman zaman kendi ülkelerinin askerleri ile karşı karşıya gelebilmektedirler. Ancak Türkiye’nin yurt dışındaki uygulamasında böyle bir durum ilk kez ortaya çıkmış olacaktır. Buna Türk kamu oyu alışık değildir.

Türkiye’nin böyle bir çerçevede görev alması, hükümete muhalif çevrelerce de, Türkiye’nin Müslümanlara karşı İsrail’in taşeronluğunu yapması şeklinde takdim edilecektir. Bunun isabetli bir yakıştırma olup olmadığını burada tartışmak istemiyorum. Ama bu yafta yapıştırılmaya herhalde çalışılacaktır.

Ayrıca, çatışmanın taraflarının, bir yanda Hizbullah ve onun arkasındaki Suriye ve İran ile öte yanda İsrail ve ABD olduğu açıktır. Bu saflaşmada, Türkiye, İsrail ve ABD ile birlikte, Suriye ve İran’ın ve Lübnan’da halkın çoğunluğunun desteğine sahip olan Hizbullah’ın karşısında yer almış olacaktır.

Hizbullah, şu sıralarda Lübnan halkının çoğunluğu tarafından desteklenmekle birlikte, Lübnan’ın içinde Hizbullah’a muhalif birçok kesimler bulunduğunu ve bu kesimlerin Lübnan’da istikrarı bozma yeteneklerine sahip bulunduklarını da göz ardı etmemeliyiz.

Osmanlı’dan kopmuş Orta-Doğu ülkelerinde Türkiye’yi seven, Türkiye’ye gıpta eden insanlar çok bulursunuz. Fakat, bir ülkeden ötekine farklar bulunmakla birlikte, genel olarak bu ülkelerde, Osmanlı dönemini daha çok olumsuz yanlarıyla hatırlama eğilimi yaygındır. Zaman zaman, bölge insanlarının Türklerle konuşurken, nezaketen kullandıkları olumlu sözlere bakarak, bu bölgede yaygın bir Türk hayranlığı vardır sonucunu çıkarmak yanlıştır.

Lübnan etnik ve mezhepsel açıdan öyle küçük parçalara bölünmüş bir mikro-kozmos’tur ki, orada birinin nasırına basmadan iş yapmak zordur.

Hizbullah, bugün, Lübnan toplumuyla geniş ölçüde bütünleşmiştir. Son İsrail saldırıları, İsrail’in beklentilerinin aksine, Hizbullah ile Lübnan toplumunun çeşitli kesimlerini daha da yakınlaştırmıştır. Böyle bir ortamda, Hizbullah’ı etkisizleştirmeye yönelik her türlü harekete karşı çıkacak bir Lübnanlı fraksiyon her zaman bulabilirsiniz. Bu fraksiyonlar, çok-uluslu gücün bu faaliyetlerini zorlaştırmak veya onu sabote etmek suretiyle çok uluslu gücün işini zorlaştırabilirler. Türk askerinin, oradaki unsurları doğru teşhis etmesi ve ona karşı tedbirli davranması zordur.

Suriye ve Lübnan’da 6 Mayıs günü şehitleri anma günüdür. Bu tarih, 1916 yılında Şam’da ve Beyrut’ta, Osmanlı yönetiminden kurtulmak için yabancı devletlerle işbirliği yapan Arap milliyetçilerinin idam kararlarının infaz edildiği günün yıldönümüdür. İdamların infaz edildiği yer, bugünkü Beyrut’ta “Meydan-ı Şüheda (Şehitler Meydanı)” olarak adlandırılmaktadır. Aradan geçen 90 yılda, gerek Suriye’de gerek Lübnan’da nice şehitler verildiği halde, 6 Mayıs günü, sadece Osmanlı’nın idam ettiği şehitler anılır. Fransız manda idaresi zamanında öldürülen, İsrail tarafından daha sonraki savaşlarda katledilen binlerce şehidin adı anılmaz. Suriye ve Lübnan gazetelerinde Osmanlı zamanında idam edilenlerin fotoğrafları ve özgeçmişleri yayımlanır.

Şam’da görev yaptığım sıralarda Büyükelçiliğimizin Sözleşmeli Sekreteri, ilkokulda iken öğretmenlerinin, 6 Mayıs şehitler gününde öğrencileri Türkiye Büyükelçiliğinin önüne getirerek Büyükelçiliği taşlattırdıklarını anlatırdı. Her Lübnanlı’nın da buna benzer bir eğitim arka planı olduğunu göz ardı etmemek gerekir.

Türkiye’ye karşı en bilenmiş Ermeniler Lübnan’dadır. İsrail 1983 yılında Lübnan’ı istila edinceye kadar ASALA’nın merkezi Lübnan’da idi. En donanımlı eğitim kampları Lübnan’nın Bekaa vadisindeki Ancar köyünde idi. Bu terör örgütünün elemanlarının büyük bir bölümü halen Lübnan’dadırlar.

Ayrıca Lübnan’da çok güçlü bir Rum Ortodoks cemaati vardır.

Yıllar önce, sadece Bekaa vadisinde 85 000 civarında Güney-Doğu Anadolu kökenli Türk vardı. Gazeteci Mehmet Ali Birand’ın, Bekaa’daki bir PKK kampında yaptığı bir mülakatı yayımladığı için başı derde girmişti. Bu bölgelerde halen çok miktarda PKK sempatizanı veya militanı bulunabileceğini göz önünde bulundurmamız gerekir.

Bu toplulukların, Türk askeri Lübnan’a girdiği andan itibaren ona karşı mücadeleye başlayacaklardır demek istemiyorum. Ancak, Türk askeri Lübnan toplumundan herhalde kendisini tamamen soyutlayacak değildir. Askeri birliklerimizin her türlü ihtiyaçlarını karşılayacak olan sivillerin arasında, Lübnan’daki her kesimden insan bulunacaktır veya sızabilecektir. Kendi ülkemizde karakol basmaya cesaret edebilen PKK’nın, Türk askeri tarafından Türkiye toprakları kadar iyi bilinmeyen Lübnan coğrafyasında bunu daha kolay yapabileceğini farz edebiliriz.

Lübnan’da Fransız hayranlığı ileri safhadadır. Eğer çok uluslu güçte Fransız askeri de yer alırsa, Lübnan halkının tüm başarıları Fransız askerine mal etmesi, Fransız askerine itibar göstermesi ve öteki ülkelerin askerlerini küçümsemesi de beklenebilir.

Bunlara ek bir de, Lübnan’daki her kesimin kıskanç biçimde korumaya çalıştığı çıkarları vardır. Nüfusun % 15 dolaylarında bir bölümünü teşkil eden Maruniler, Lübnan’ın kendileri için kurulmuş bir devlet olduğuna inandıkları için devletteki müessiriyetlerinin azalmasına neden olabilecek her türlü gelişmeye şiddetle karşı koyacaklardır. Hizbullah’ın palazlanmasını istemezler ama İsrail’in de kendi ülkelerine zarar vermesini istemezler. Nüfusça daha az olan Dürzüler, Maruniler karşısındaki denge unsuru rollerinin aşınmasını istemeyeceklerdir. Lübnan’ın ince zanaatkarlık işlerini ellerinde bulunan ve ülkenin zengin sınıfını oluşturan Ermeniler, kendi çıkar düzenlerinin etkilenmesini istemezler ve Türk askerinin yaptıkları arasında Ermeni çıkarlarını olumsuz yönde etkileyecek bir şey olursa, bu tür konuları boyutlarının ötesinde büyüterek dünya kamu oyuna takdim etmeye çalışacaklardır.

Başka bir deyişle, Lübnan’da herkes, uluslararası gücün ve bu arada Türk askerinin, her şeyi tam kendi çıkarlarına uygun biçimde yapmasını bekleyecek ve isteyecek ve bundan en ufak bir sapma olursa, şiddetle karşı çıkacaktır.

Ancak, tüm bu söylediklerimizden daha önemlisi, Türkiye’nin Lübnan’da başarı göstererek uluslararası ağırlığının artmasını temenni edecek ülke sayısı çok değildir. 1990 lı yıllarda Bakü-Ceyhan boru hattı projesinin yapılabilirliği tartışılırken, bir AB üyesi ülke, projenin ekonomik olarak karlı olduğunu, ancak Türkiye’nin bölgedeki ağırlığını artıracak olması nedeniyle siyasi açıdan bu projeye karşı çıkılması gerektiğini savunuyordu. Ayni mülahazaların, bu kez, Türk askerinin Lübnan’da başarılı olması hususunda da dile getirilmesi beklenmelidir.

Görüldüğü üzere, Türk askerinin Lübnan’da görev alması, dikensiz bir gül bahçesi değildir. Evet, bu bir gül bahçesi olabilir. Ama dikensiz değildir.

Türkiye’yi bu konuda karar verirken bazı ikilemlerle karşı karşıya kalacaktır.

Birinci ikilem şudur: kamu oyumuz ve özellikle partimizin tabanı bu “İsrail’in güvenliğini güçlendirme ve Hizbullah’ı silahsızlandırma olarak algılanacak olan böyle bir planının uygulayıcısı haline gelmesini kolayca benimseyebilecek midir?

İkincisi, görev tanımı böyle belirlenmiş olan bir BM gücü içinde Türkiye’nin yer alması, Suriye ve İran ile ilişkilerimizi nasıl etkileyecektir?

Üçüncüsü, Türkiye AB’ye katılım sürecinde Türkiye’nin AB’ye yapabileceği katkıları anlatırken şunu belirtmektedir: Orta-Doğu’da AB’nin çıkarlarının zarar göreceği bir sorun ortaya çıkarsa, AB’nin Türkiye ile işbirliği yapması sorunun çözümlenmesini kolaylaştırır. AB, bu söylemimizin lafta kalmadığını görmek için, böyle kritik zamanlarda Türkiye’nin sorumluluk yüklenmesini bekleyecektir.

Fransa ile işbirliği hem fırsat hem tehlikeler içermektedir. Eğer Lübnan’a gönderilecek BM gücünde Türk ve Fransız askerleri de yer alacaksa, bu iki ülkenin askerlerinin, uluslararası gücün önemli unsurları haline dönüşmesi ihtimali yüksektir.

———————-
——–

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.