Suriye ile Vizesiz Rejime Nereden Geldik? Radikal Gazetesi, 13 Ekim 2009

13 Ekim 2009 tarihli Radikal gazetesinde yayınlanmıştır

SURİYE İLE VİZESİZ REJİME NEREDEN GELDİK?

Yaşar Yakış
Dışişleri Eski Bakanı

Türkiye ile Suriye arasında seyahat edecek iki ülke vatandaşları artık vize almak zorunda kalmayacaklar.  Bunun ne kadar büyük bir sıçrama olduğunu anlamak için, çok değil, bundan 25-30 yıl öncesini hatırlamak yeter. O günleri, Türkiye’nin Şam Büyükelçiliği Müsteşarı olarak yaşadım.

Vize almanın ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu artık bilmeyen hemen hemen kalmadı. Biz şimdilerde onu, Batı ülkelerine gidecek vatandaşlarımızın karşılaştıkları zorluklardan biliyoruz. Büyük kentlerimizdeki Batı ülkelerinin Büyükelçiliklerinin veya konsoloslukların kapısındaki uzun kuyruklar ve oradaki keşmekeş; çoğumuzun bildiği, gördüğü, yaşadığı bir sıkıntı. Bu keşmekeşin daha büyüğü 1980–84 yılları arasında Şam Büyükelçiliğimizin Konsolosluk şubesinin kapısında da yaşanıyordu. Kapıda her gün 150-200 kadar Suriyeli, vize almak için birikir; caddedeki trafik alt-üst olur; komşular, bu durumdan rahatsızlıklarını, kibarlıklarına halel getirmeksizin, nüktedan imalarla bize iletirlerdi.

Bu duruma bir çare bulmak için ilk girişimimiz istizanın, yani bir Suriyeliye vize vermek için Ankara’dan izin almak zorunluluğunun, kaldırılması için merkez makamlarımızı ikna etmeye çalışmak oldu. İstizan, bazen bir yabancıya vize vermek için uygulanan bir yol olmaktan çıkıyor; adeta, vize vermemek için kullanılan dolaylı bir engel haline dönüşüyor. Şu sıralarda Batı ülkelerine gitmek isteyen vatandaşlarımızın karşılaştıkları zorluklar bunun canlı bir örneği.

O tarihlerde, her yabancı için olduğu gibi Suriyeliler için de istizan özetle şöyle işliyordu:

Önce vize için başvuran şahsın, adeta ahret soruları içeren 4 büyük sayfalı bir istizan sualnamesini (soru listesini) doldurması gerekiyordu. Sonra, o şahsın, Sınırdışı defteri adı verilen kara listede adının bulunup bulunmadığına bakıyorduk.  Bir listede herhangi bir ismi, alfabetik sırasında bulmanın zor bir olmadığını düşünenler olabilir. Ama bizim “Sınırdışı Defteri”miz öyle alfabetik bir listeden ibaret değildi. Sınırdışı defteri basıldıktan ve dış temsilciliklerimize gönderildikten sonra, bu listeye eklenmesi veya çıkarılması gereken şahısların adını veya listesini içeren çok sayıda ek listeler gelirdi. Bu listeleri muhafaza ettiğimiz dosyalar veya klasörlerin hacmi sınır dışı defterinden daha da kalındı. Ayrıca o yazılar alfabetik sıraya dizilemediği için koskocaman klasörde bir şahsın ismini aramak adeta iğne ile kuyu kazımaya benziyordu. Onun için konsoloslukta bu ön elemenin yapılması günler veya haftalar, bazen de aylarca zaman alabiliyordu.

Eğer vize talebinde bulunan şahsın adı Sınırdışı defterinde varsa talep, merkez makamlarına intikal ettirilmeksizin, konsolosluk tarafından reddediliyordu. Yoksa, vize talebi merkez makamlarımıza iletiliyordu. Vize taleplerini içeren sualnemeler Dışişleri Bakanlığına ya toplu olarak gönderiliyor veya posta parasından tasarruf etmek için, üç beş ayda bir oradan geçen kuryeye veriliyordu. Böylelikle vize talebinin herhangi bir konsolosluğumuzdan Dışişleri Bakanlığımıza ulaşması haftalar veya aylar süren bir zaman gerektiriyordu.

Bu evrak, Dışişleri Bakanlığına ulaştıktan sonra, bazen masaların üzerinde koskocaman bir evrak yığını halinde bekliyor; genç memurlar veya sekreterler onlara birer kapak yazısı yazıp ya İçişleri Bakanlığı aracılığıyla veya doğrudan doğruya Emniyet Genel Müdürlüğüne gönderiyorlardı. Emniyet Genel Müdürlüğü de, muhtemelen, ya söz konusu şahsa vize verilmesinde sakınca olup olmadığını arşiv araştırması ile belirliyor; veya talepçinin sualnamesini, gitmek istediği kentin İl Emniyet Müdürlüğüne, oradan İlçe Emniyet Müdürlüğüne, oradan da mahalle karakoluna gönderiyor ve o karakolda da görevlendirilen polis memuru o mahalledeki adres çerçevesinde gereken soruşturmayı yapıyordu. Sonra ayni yol kullanılarak cevap Konsolosluğa gönderiliyordu.

Bu sürec bazen yıllarca tamamlanamıyordu. Ben, Suriye’de değil ama görev yaptığım başka bir ülkede, vize için başvuran bir şahsın vize alamadan vefat ettiğine de tanık oldum: 1960 lı yılların ikinci yarısında, Belçika’nın Anvers kentinde Konsolostum. Bir gün babası Ermeni asıllı olan yaşlı bir bayan geldi. 94 yaşındaki babasının, ölmeden önce doğup büyüdüğü ve çok sevdiği vatanı Türkiye’yi ve özellikle de Kayseri’yi görmek istediğini söyledi ve vize başvurusu yaptı.

Bu talebi Ankara’ya ilettim. Aylarca ya cevap gelmiyor veya “Henüz yetkili makamlarımızdan bu konuda bir cevap alınamamıştır” şeklinde bir ara cevap geliyordu.

Talebi ileten bayanla zaman zaman çeşitli vesilelerle karşılaştığımız zaman da taleplerini sürekli olarak izlediğimizi söylüyordum. Bir gün söz konusu bayan bana telefon etti ve babasının talebini artık takip etmeye gerek kalmadığını; çünkü babasının vefat ettiğini ve son günlerinde de Kayseri’deki çocukluk günlerini hatırlayarak sık sık ağladığını söyledi.

Böyle bir acıklı deneyim yaşamış olduğum için, Şam’da da benzer bir olay yaşamayayım diye Dışişleri Bakanlığımıza birbiri ardına birçok yazılar gönderdik. Bu yazılarda, istizanlı vize uygulayarak Türkiye’ye Suriye’den gelecek güvenlik tehdidinin azaltılamayacağını anlatmaya çalıştık. Bu uygulamadan olumsuz biçimde etkilenenlerin, Türkiye’ye ya iş temaslarında bulunmak ya akrabalarını ziyaret etmek veya tatil geçirmek için gelenler olduğunu; Türkiye’ye zarar vermek veya terorist saldırılar gerçekleştirmek için gelenleri istizan sayesinde engellemenin mümkün olamayacağını söyledik.

Bu görüşümüzü desteklemek için o sıralarda vuku bulan elim bir saldırıyı örnek verdik. Nitekim o yazışmalardan bir süre önce, Levon Ekmekciyan adında bir Ermeni terorist Ankara’da, Esenboğa hava alanında, otomatik silahla gerçekleştirdiği bir saldırıda 32 kişiyi öldürmüştü. Levon Ekmekciyan’a vizeyi Şam’da biz vermiştik. Çünkü Konsolosluk Şubemize, Yusuf Sammir adına düzenlenmiş sahte bir Mısır pasaportuyla başvurmuştu. Ayni yolla başka bir terorist başvursa Konsolosluk şubemizin herhalde yine vize vermesi gerekecekti.

Yine o sıralarda Türkiye’de yakalanan teroristlerden bazıları, televizyonlarımızda yapılan yayınlarda, Lübnan’ın Bekaa vadisindeki PKK kamplarında nasıl eğitim gördüklerini; sonra nasıl Suriye’ye geçtiklerini, Suriye istihbarat örgütüne ait bir araçla nasıl Türkiye-Suriye sınırına getirildiklerini; sınırda dikenli telleri keserek Türkiye’ye nasıl girdiklerini anlatıyorlardı.

Biz de, Dışişleri Bakanlığımıza gönderdiğimiz yazılarda, bu televizyon programlarını örnek gösteriyor ve zarar vermek amacıyla Türkiye’ye gelenlerin işte bu yollarla geldiklerini; bizim istizan uygulamakla bunların gelmesini önlememizin söz konusu olmadığını belirttik.

Ayni şekilde o tarihlerde, Et ve Balık Kurumumuzun yayınladığı bir raporda, her yıl Türkiye-Suriye sınırından 500 000 civarında canlı hayvanin kaçak olarak geçmekte olduğu belirtiliyordu. Eğer bir sınırdan 500 000 dört ayaklı canlı, kaçak olarak geçebiliyorsa, iki ayaklı kaç canlı geçebileceğini artik siz takdir edin.

Sözün kısası, istizan, Türkiye’ye gelmesini istemediğimiz kimselerin gelmelerini hiçbir surette önlenemiyor; aksine, gelmelerinden rahatsızlık duymayacağımız kimselerin gelmelerini zorlaştırıyordu.

İstizan nedeniyle vize alamayan Suriyeliler Ramazan veya Kurban Bayramında, sınıra yakın yerlere kadar geliyorlar, orada da sınır karakolunun komutanı izin verirse, tel örgünün arkasından, sınırın Türkiye tarafına gelmiş olan akrabalarıyla 40-50 metre mesafeden bağırıp çağırarak hasret gideriyorlardı. Böyle bir manzarayı, bir bayram sabahı sınırdan geçerken gördüm ve adeta yüreğim parçalandı.

Türkiye tarafından biri,  yüksek sesle bağırarak Suriye’deki akrabaları hakkında bilgi soruyor.  Bu ses ayni şekilde yüksek sesle bağıran ötekilerin seslerinin arasına karışıyor. Suriye tarafındaki şahıs, akrabasının sesini tanıyabilirse ona cevap veriyor veya veremiyor. “Amcamın sağlık durumu nasıl oldu?”  diye yüksek sesle bağırıyor. Karşı taraftan “Yemut, maalesef. Allah yerhamuh!  (Maalesef öldü. Allah rahmet eylesin!)” diye cevap geliyor. Soran adam amcasının cenazesine dahi gidemediği için kahroluyor.

Karakol komutanına, “Her iki taraftaki bu akrabaları, etrafı telle veya başka bir şeyle çevrilmiş bir yere alıp birbirleriyle kucaklaşmalarına ve hasret gidermelerine imkan veremez miyiz?” diye sordum. Komutan, şu anda yapmakta olduğunun dahi kendisine verilen emirlerin çok ötesinde bir müsamaha olduğunu; çünkü sınıra bu kadar yaklaşmanın aslında suç olduğunu; fakat kendisinin bugünün bayram olması münasebetiyle bu talimatları göz ardı ederek, uzaktan da olsa, bu akrabaların hasret gidermelerine göz yumduğunu söyledi.

Bütün bu insani mülahazaları da zikrederek konuyu Dışişleri Bakanlığına ilettiğimiz her defasında, “Suriye için istizan uygulamasının sona erdirilmesi, ilgili makamlarımızca uygun görülmemiştir” cevabı alıyorduk.

Bunun üzerine, bu konunun bürokrasi düzeyindeki yazışmalarla çözümlenemeyeceği sonucuna vararak, durumu o tarihteki askeri yönetimin dikkatine getirmeyi kararlaştırdık. Büyükelçimiz Mustafa Akşin o sıralarda Ankara’ya gidecekti. Konuyu tüm yönleriyle açıklayan bir not hazırlayarak Sayın Akşin’e verdik. Sayın Akşin, bu konuları,  askeri yönetimin Cumhurbaşkanlığı konseyine arz edecekti. Bu kadar geçerli gerekçelerle desteklenmiş önerimizi, Ankara’daki hiçbir yöneticinin reddedemeyeceğini umuyorduk. Ayrıca, konuyu o makamlar nezdinde takip edecek ola Sayın Büyükelçi Akşin, mesajını çok berrak biçimde muhatabına iletebilen, ikna yeteneği çok güçlü bir şahıstı. Sayın Akşin Ankara’ya gitti. Biz de sabırsızlıkla dönmesini beklemeye başladık. Büyükelçi Akşin Şam’a döndü. Ertesi gün kendisiyle görüştüm. Önerimiz maalesef kabul edilmemişti. Büyükelçi Aksin, Cumhurbaşkanlık Konseyinin Genel Sekreteri Haydar Saltuk Paşa ile görüşmüş. Suriye ile ilgili olarak kendisine arz ettiği konuları, Saltuk Paşa dikkatle dinlemiş, birçok notlar almış. Vizelerde istizanın kaldırılması konusunu açınca, Saltuk Paşa önündeki not defterini kapatmış ve bu konuda söylenecek hiçbir şey olmadığını söylemiş ve bir bakıma bu konunun konuşulmasına dahi gerek olmadığını belli etmiş.

Büyükelçi Aksin, benim nasıl büyük bir hayal kırıklığına uğradığımı fark etmiş olmalı ki, “Ne yapalım. Biz yapabileceğimizi yaptık. Ama görünen o ki Türkiye’de şu andaki yönetim, bu konuyu görüşmek dahi istemiyor” dedi.

Ankara’nın bu tutumu karşısında, vize işlemlerini kolaylaştırmak için başkaca bir çare bulunup bulunmadığını araştırmaya başladık. Vize talimatlarının bulunduğu dosyanın Suriye ile ilgili sayfasında kuru bir ifade yer alıyordu:

Suriye ile vize, istizana tabidir.

O sayfada bundan başka bir bilgi yoktu.

Bunun üzerine, vize dosyasının öteki sayfalarını karıştırmaya başladım. Bu sayfalardan birinde şöyle bir cümle gördüm:

Turizm mevsimi süresince, Türkiye’ye gruplar halinde gelen turistlere, Türkiye’deki ikametleri 15 günü geçmemek şartıyla, istizansız da vize verilebilir”.

Bu ifadenin hemen üzerine atladım ve bu mekanizmayı işletmeye karar verdik. Bu, açıkça, kendi kendimizi aldatmak anlamına geliyordu. Çünkü her şeyden önce Suriyeliler turizm için değil, akraba ziyareti veya iş için geldiklerini bize açıkça söylüyorlardı. İkincisi, turizm mevsiminde değil yılın her mevsiminde geliyorlardı. Üçüncüsü, gruplar halinde değil teker teker müracaat ediyorlardı.

Buna rağmen biz, Türkiye’ye yaz aylarında gelen tüm Suriyelilerin denizde yüzmeye, kış aylarında gelenlerin de kayak yapmaya geldiklerini varsaydık. Her gün başvuran 150-200 kişinin de, kırkar kişilik gruplar halinde başvurduklarını varsaydık. Yetkilerimizi çok aşan bu kararı fiilen uyguladık da.

Aldığımız bu karar, Büyükelçiliğimize başvuran Suriyelilere büyük bir rahatlama sağladı. Türkiye’ye seyahat eden Suriyelilerin sayısında adeta bir patlama oldu. O tarihlerde Suriye kamuoyunda Türkiye, benzin istasyonlarında iki gün kuyrukta beklenilen, dükkânlarda tereyağı dâhil en temel ihtiyaç maddelerinin dahi bulunamadığı bir ülke olarak biliniyordu. Nitekim 1977–78 yıllarında Türkiye böyle bir dönemden geçmişti. Fakat 1980 askeri müdahalesinden sonra Turgut Özal’ın Başbakan yapılmasıyla, büyük bir ekonomik liberalleşme programı yürürlüğe konulmuş, bunun sonucu olarak yokluklar sona ermiş, Türkiye bambaşka bir ülke haline gelmişti. Ancak Suriye’de Türkiye hakkında bilinenler hala 3–4 yıl önceki o noktaya takılıp kalmıştı.

Basında Türkiye hakkında bir haber çıkınca, o haberin bir yerine mutlaka Türkiye’nin 3–4 yıl önceki o halini hatırlatan bir cümle eklenmesi adeta gelenek haline gelmişti.

Türkiye’ye giden Suriyelilerin sayısı arttıktan sonra, basındaki tavır yine de pek değişmedi. Çünkü o tarihlerde Suriye’de basın devletin sıkı denetimi altında idi. Diplomatlar arasında, Suriye’de ölüm ilanı vermenin dahi devlet kontrolünde olduğu söylenirdi. Basının tutumu bu olduğu halde Türkiye’ye gidip dönen Suriyeliler, Türkiye’yi, basında gösterildiğinden çok farklı bulduklarını bize ve kendi yakınlarına anlatmaya başlamışlardı.

Bunun sonucu olarak, ya 1982 veya 1983 olacak, o yıl Türkiye’ye en çok turist gönderen ülke 121 000 turistle Almanya, ikincisi de 103 000 “turistle”  Suriye olmuştu.

Antakya’da ve Reyhanlı’da sadece Suriye’den gelenlerin ihtiyaçlarına cevap veren eden marketler açılmış ve sınır bölgemizde ticarete büyük bir canlılık gelmişti.

Türkiye’ye yönelik bu turist akımı Suriye makamlarını rahatsız etmiş ve sadece Türkiye’ye gidecek olanlar için geçerli olmak üzere kişi başına 500 Suriye liralık bir dış seyahat vergisi getirilmişti. Ancak bu önlem de Türkiye’yi daha da memnun edecek bir sonuç verdi. Çünkü, örneğin 5 kişilik bir aile Türkiye’ye gitmek için 2 500 Suriye lirası dış seyahat vergisi ödeyince, bunu telafi etmek için Türkiye’de daha fazla alış-veriş yapmaya ve oradan bavul ticareti olarak getirdikleri malları mahalle aralarında satmaya başladılar. Büyükelçiliğimizin bazı mensupları da alış-veriş için Türkiye’ye kadar gitmektense bavul ticareti ile gelmiş olan mallarla ihtiyaçlarını karşılamaya başlamışlardı.

Demek ki bütün bu meşakkatlerin ortadan kalkması için, iki devlet adamı vizeleri kolaylaştırma konusunu görüşürken, birinin “Vizeleri tamamen kaldırsak olmaz mı?” diye sorması ve ötekinin de “Niye Olmasın!” demesi yetiyormuş.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.