Ak Parti’nin Avrupa Birliğine Bakışı, Avrupa Toplulukları Araştırma Merkezi (ATAUM)’nde Konferans ve AB Analiz ile mülakat. Siyasi Partilerin Avrupa Birliğine Bakışı, Ankara Üniversitesi Yayınları, no:297, Ankara, 2011, sh 3-41.

AK PARTİ’NİN AVRUPA BİRLİĞİNE BAKIŞI

Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi
Siyasi Partilerin Avrupa Birliği’ne Bakışı
Sayfa : 26/36
Ankara Üniversitesi Yayınları No: 297

Dışişleri Eski Bakanı, AKP Düzce Milletvekili ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Başkanı Sayın Yaşar YAKIŞ ile Yapılan Röportaj (27.07.2010)

1-    Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidar olduğunda yoğun bir diplomasi trafiği gerçekleştirerek Avrupa Birliği ile ilişkilerde büyük bir atılım yapmıştı.  2007 seçimlerinden sonra bu konuda giderek bir yavaşlama, hatta gerileme, heves ve heyecan eksikliği görülüyor. Sizce bu doğru mu?

Bunların hepsi oldu ve bu durumu basite indirgeyerek izah edemeyiz. Bu yavaşlamanın pek çok nedeni var.

Bunlardan en önemlisi Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye’nin adaylık sürecini yönetiş tarzından kaynaklanıyor. O yönetiş tarzı Türkiye’de kamuoyunda ve hükümet, bürokrasi ve yöneticiler seviyesinde bir dizi hayal kırıklığı yarattı. O hayal kırıklığı yavaşlamaya neden olan unsurlardan sadece biri.

İkinci neden,  AB’de o tarihte Fransa ve Hollanda’da yapılan Avrupa Anayasası referandumlarında hayır oyu çıkmasından sonra Avrupa Birliği’nin kendisine bir düşünme süresi (reflection period) tanımış olmasıdır. O “reflection period” ile, Türkiye’de başka nedenlerle, iç politika nedenleriyle, meydana gelen gelişmeler üst üste oturdu. Türkiye’de AKP’nin kapatılması davası, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 367 krizi etkili oldu. AKP’nin kapatılması davası Türkiye’de de öncelikleri değiştirdi. Kapatılmak tehdidiyle karşı karşıya bulunan bir partinin başka konulara öncelik vermesi pek tabii ki beklenemez.

Üçüncü neden Almanya’nın ve Sarkozy’nin seçilmesinden sonra Fransa’nın tutumlarıylaalakalı. AB üyesi ülkelerin bazılarında Türkiye’nin üyeliğiyle dünyada yükselmekte olan islamofobiayı birleştiren yaklaşımlar oldu. Bunların hepsini birlikte mütalaa etmek lazımdır. Yani, teşhisiniz doğrudur. Bir heves eksikliği var. Bu eksiklik işlerin hızlanmasını engelliyor.

Dördüncü neden de şu: Ben zaman zaman Türkiye’nin AB’ye katılım sürecini aya seyahat etmeye benzetirim. Ay uzaktayken son derece romantiktir. Fakat aya seyahat eden, oraya inen astronotlar aya yaklaştıkça onu çok daha az çekici bulduklarını söylerler. Biz de AB’ye yaklaştıkça, o romantik AB yerine çok katı realitelerin olduğunu görüyoruz. Bazı ülkelerde AB’ye üye olduktan sonra nasıl tepkiler doğduğunu görebiliyoruz. Bazı ülkelerde de, o ülkeyi AB’ye taşıyan siyasi partilerin, müteakip seçimlerde iktidarı kaybettiklerine tanık oluyoruz. AB’ye girdiğimiz takdirde ekonominin ve nüfusun çeşitli kesimlerinin ondan nasıl etkileneceği konusunda gittikçe daha somut bulgular ortaya çıkıyor ve ona karşı dirençler de doğuyor. Mesela şu anda zorlandığımızbaşlıklardan biri olan Kamu Alımları başlığını ele alalım. Bu başlıkta bizi zorlayan şudur:  Belli bir meblağın üzerinde bir kamu alımı söz konusu olduğu zaman, AB müktesebatına göre, bunun uluslararası ihaleye açılması gerekmektedir. Türk müteahhitleri (ya da Türk tedarikçileri diyelim, çünkü müteahhit denince sadece inşaatçılar anlaşılabilir), “Türkiye’nin AB’ye girip girmeyeceği henüz kesin değilken, diyelim ki 300 milyon doların üzerindeki tedariklerin uluslararası ihaleye açılması şartı varsa, gireceğimiz henüzkesin olmayan bir pazarın aktörlerine kendi pazarımızı, neden açalım?” diyorlar. Dolayısıyla, hangi meblağı aşan tedariklerin uluslararası ihaleyle açılması gerektiği görüşülürken bu tavanı mümkün olduğu kadar yüksek tutmaya çalışıyorlar ve bunu sağlamak için de parlamentomuzu etkilemek üzere lobiler oluşturuyorlar. Bütün lobiler gibi bizim de bu çeşit lobilerin faaliyetini meşru görmemiz gerekir. Yani bunlar da Türkiye’deki çıkar grupları (interest groups) dır. “Çıkar grupları” ifadesini haksız çıkar sağlayan gruplar anlamında kullanmıyorum. Yani çeşitli alanlarda çıkarları olan insanlar meşru olarak bir araya gelip lobicilik faaliyetleri sürdürüyorlar. Ve bazı yasaların çıkmasında acele edilmemesi konusunda siyasi iradeyi etki altına almaya çalışıyorlar. Bunu meşru bir faaliyet olarak görmek gerekir. Avrupa ülkelerinde olduğu zaman bu tür faaliyetler meşru sayılıyor. Biz çeşitli Avrupa ülkelerine neden bazı doğru politikaları uygulamadıklarını sorduğumuz zaman, “Bunu kamuoyumuz istemiyor. O politikaya karşı çıkan lobiler var” diye cevap veriyorlar. Onların kamuoyunun istemediği veya onların lobilerinin karşı çıktığı politikalardan vazgeçilmesi meşru oluyor da, Türk kamuoyunun istemediği veya Türkiye’deki lobilerin karşı çıktığı politikalardan vazgeçmemiz neden meşru olmasın. Avrupa Birliğinin tüm beklentilerini karşılayamamamızın dördüncü nedeni de budur.

2–  Kamuoyunda çok konuşulan bir eksen kayması konusu var: Avrupa’dan vazgeçtiğimiz, Türkiye’nin dış politikasının “orta-doğululaştığı” iddiaları var. Türk Dış Politikasının Ortadoğu’da radikal devletler (Suriye, İran) ve örgütler (Hamas) lehinde değiştiği iddia ediliyor. Türkiye’nin Hamas dostu politikası Arap ülkelerinde sokakta alkış getirmekte ama Arap hükümetleri tarafından da soğuk karşılandığı da bir gerçektir. Bu konuda CHP’li Onur Öymen Türkiye’nin Cumhuriyet ilkelerinden Ortadoğu ilkelerine doğru kaydığını öne sürerken, MHP’li Deniz Bölükbaşı ‘omurga kayması’yaşandığını iddia etti. Bu konuyu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin Orta Doğuya ve bölgesine yönelmesi yeni bir şey değildir. Atatürk’ün zamanında izlenen dış politikayı bir hatırlayalım. Osmanlı’nın eski topraklarından çekilip de Anadolu’da bir ulusal devlet yarattığımız zaman ilk hedefimiz, ülke içinde istikrarı sağlamak oldu. Bunu sağladıktan hemen sonra da Atatürk, Türkiye’ye komşu olan bölgelerde, yani Balkanlarda ve Orta-Doğu’da istikrarı sağlamaya yöneldi. Balkan Paktı’nın ve Orta-/Doğu için de Saadabat Paktının kurulması Atatürk’ün bu vizyonunun ürünüdür. Şu anda da bakarsanız, Türkiye’nin yeni açılımlar yaptığı bölgelerin arasında Orta Doğu ve Balkanlara ek olarakbir de Orta Asya var. Orta Asya konusunda Atatürk’ün neler düşündüğünü 1934 ve 35’lerdeki beyan ve yazılarından anlıyoruz. Sovyetler Birliği kurulduğu zaman, “Bu Birlik nasıl olsa günün birinde dağılacaktır. Bizim Orta Asya’da,  kültürel bağlarımız olan ülkeler var. Türkiye’nin bu ülkelerle yakından ilgilenmesi gerekir” diye yazıyordu Atatürk 1930’ların ortasında. Dolayısıyla şu anda yapılmakta olanlar Atatürk’ün o söylediklerinin yerine getirilmesidir.  Peki aradan bu kadar zaman geçtiği halde neden bunları daha önce yapamadık? Sebebi basit: Balkan Paktının ve Saadabad Paktının kurulmasından kısa bir süre sonra II. Dünya Savaşı sathı mailine girildi. Savaş sırasında bu tür paktların kurulamayacağı veya yürütülmesinin ne kadar zor olduğu bilinmektedir.  Savaş bittikten sonra dünya iki kutuplu hale geldi ve bu iki bölgedeki ülkeler iki karşıt kampta yer aldı. Balkanlarda Türkiye ve Yunanistan batı bloğunda yer aldı. Öteki Balkan ülkeleri ise Sovyetlerin peyki haline dönüştü. Orta Doğu’da ise Türkiye dışındaki ülkeler Sovyetler Birliğinden destek görmeye başladıkları için bu ülkelerle siyasi olarak bir işbirliği geliştirmek imkanı kalmamıştı. Şimdi Sovyetler Birliği dağıldıktan ve dünyada eski iki kutupluluk sona erdikten sonra Atatürk’ün 1930’ların ortasında bıraktığı yerden yeniden başlayabilecek duruma geldik. Ve şu andaki hükümetimizin yaptığıda bundan ibarettir.

Buna bağlı olarak, Mavi Marmara konusuna geçmek istiyorum: Ablukayı denizden yarma girişimi doğru muydu? İsrail’in müdahalesi önlenebilir miydi?

Mavi Marmara konusunda, İHH’nın tam olarak zihninde ne yattığını bilmiyoruz. Biz haklı olarak onların niyetini okumaktan ziyade uluslararası sularda seyir halinde olan Türk bayraklı bir gemiye saldırının haklı gösterilemeyeceği noktasında yoğunlaşıyoruz. Bu önlenebilir miydi? Belki önlenebilirdi. İHH’nın İsrail makamlarıyla biraz daha fazla işbirliği yapması suretiyle önlenebilirdi. Örneğin Libya da Gazze’ye yardım malzemesi göndermek istedi. Libyalılar, Mavi Marmara gibi hareket ederlerse İsrail’in Libya gemilerine de saldıracağını anladıkları zaman yardım malzemesini El-Ariş limanına götürmeyi tercih ettiler.Yardım malzemesi oradan da karadan Gazze’ye ulaştırıldı.IHH da en başında bunu yapabilirdi.Nitekim, bundan bir süre önce başka bir Türk yardım gemisi de yardım malzemesini Gazze’ye El-Ariş üzerinden götürmüştü. Benzer bir çözüm bulunabilirdi.

3- 2000li yılların başından itibaren çözüm ve dünyayla bütünleşme beklentisi boşa çıkınca Kıbrıslı seçmen hayal kırıklığının faturasını Talat’a çıkardı ve yeniden Derviş Eroğlu’na dönüş yaptı. Bu yeni dönemde Kıbrıs sorunu konusunda ne düşünüyorsunuz, çok kısa zamanda çözüm mümkün müdür?

Çözüm, belki de şimdiki durumun sürekli hale dönüşmesi olabilir. Bu sonuca da şuradan ulaşıyorum: Sayın Talat müzakereleri, Rumların daha kolay kabul edebileceği bir pozisyonda  yürütüyordu. Sayın Dervişoğlu ise Sayın Talat’ın izlediği politikayı tavizkar buluyor ve kendisi iktidara geldiği takdirde Kıbrıslı Türklerin haklarını daha fazla koruyan bir zemine oturtacağını söylüyordu. Eğer Hristofias, M. Ali Talat ile bile anlaşamadıysa şimdi Sayın Dervişoğlu ile nasıl anlaşacak? Bu durum zihnimde bir soru olarak beliriyor. Hani “Birbirlerine daha zıt olan kimseler kendi aralarında daha kolay anlaşabilirler” diye bir inanış vardır. Hristofias kendi ayağının altındaki toprağın kaymaya başladığını anlayacağı için, eskiden Talat’a vermediği tavizleri bu kez Sayın Eroğlu’ya vermeye razı olabilir mi? Uzak bir ihtimaldir ama bu ihtimali de akılda tutmak gerekir. Eğer Hristofias Sayın Talat’a vermediğini, Sayın Eroğlu’ya da vermemekte direnirse, o zaman Türkiye şimdiki durumun daha fazla ülke tarafından tanınması için çaba sarfetmeye yönelebilir. Uluslararası Adalet Divanının Kosova hakkında aldığı karar, Kıbrıs’a uygulanmaz deniyor; evet uygulanmayabilir ama bir esin kaynağı olabilir. Çünkü benzemeyen tarafları da var, benzeyen tarafları da var. Onun için gidişat, Kıbrıs’taki halihazır durumu, yani bölünmüşlüğü, olduğu gibi kabullenmekten başka çare bırakmayabilir.

4-    35 başlıktan 13.sü açıldı. 18 başlık askıda. Başlıkların açılması çok yavaş gidiyor. Bu sürecin geleceğini nasıl görüyorsunuz.

Sürecin yavaş ilerlemesinin birden fazla sebebi var. 8 başlık Kıbrıs şartına daha doğrusu limanlarımızı ve havaalanlarımızı Güney Kıbrıs gemilerine ve uçaklarına açma şartına bağlanmış durumdadır. 5 başlık Fransa tarafından, “Türkiye’yi tam üyeliğe götürüyor” diye bloke edilmiş. Bir başlık her iki listede de yer aldığı için bu iki kategorideki başlıkların toplamı 13 değil 12 ediyor. 6 başlığın Rumlar tarafından siyasi nedenlerle bloke edilebileceği anlaşılıyor. Etti 18 başlık. 13 başlık açılmış durumda. 31 başlık eder. Başlıklardan bir tanesi içeriksiz olduğu için toplam 32 oluyor. Geriye 3 başlık kalıyor. Bu 3 başlık: “Rekabet”, “Kamu Alımları” ve “Sendikal Hakları” başlıklarıdır. Bu üç başlıktan hiç değilse bir tanesini açabilmeyi istiyoruz. Bunun için de meclis yaz tatiline girmeden önce açılış kriteri (opening benchmark) olarak gösterilen şartları yerine getirmemiz gerekiyor. Bunu yapabilirsek Belçika’nın başkanlık döneminde en azından bir başlığı daha açabiliriz.“Taş atan çocuklar” yasası olarak bilinen yasa öncelik kazandığı için Rekabet başlığı ile ilgili olarak çıkarılması gereken Devlet Yardımlarıyla ilgili yasaya öncelik vermek mümkün olamadı.

Bu durumda, AB’de de Türkiye’nin katılım sürecini yavaşlatmak için bahane arayan ülkeler de şunu söyleyebilirler: “Track record” adını verdiğimiz bir kavram var. Yani bir yasanın çıkarılmış olması yetmez, o yasanın nasıl uygulandığına da bakmak gerekir diyorlar. Bunun için 2 aydan 6 aya kadar gerekli bir süreye ihtiyaç var. Çıkarılan bir yasanın AB müktesebatına uygun biçimde uygulanıp uygulanmadığını görmek için böyle bir asgari süreye ihtiyaç var. Biz yasayı yaz tatilinden sonra Ekim ayında çıkarırsak bile yıl sonuna kadar “track record” için yeterli süre kalmayabilir. Bu nedenle Rekabet başlığı Belçika’nın başkanlık döneminde açılmayabilir. Nitekim bundan önceki Gıda Güvenliği başlığı son gün açıldığı zaman, bunun her zaman uygulanabilecek bir yöntem haline dönüşmemesi için Türkiye’yi uyarmışlardı. Türkiye’ye şimdi gösterilen ilgi, vaktiyle gösterilmekte olan ilgiden epey farklı. Eskiden gösterdikleri seyyaliyeti şimdi gösterip göstermeyeceklerini zaman ortaya koyacaktır. Dolayısıyla “track record”u bahane ederek, Rekabet başlığının açılmasını geciktirebilirler. Bu söylediklerim sadece bir başlık için geçerli. Ondan sonra iki başlık daha var. Toplam olarak bu üç başlıkla ilgili olarak şöyle bir görüşüm var:

2001 yılında, AK Parti’nin kurulması aşamasında, Parti Programının Dış Politika bölümünü kaleme alırken yazdığım bir hususu burada size tekrar etmek isterim. Orada şöyle demiştim: “Türkiye, Avrupa Birliği ile ilişkilerinde taahhütlerini ve üyelik için öteki aday ülkelerin de yerine getirmelerini istedikleri şartları bir an önce sağlayacak, gündemin yapay sorunlarla meşgul edilmesini önlemeye çalışacaktır”. İşte Türkiye şimdi bunu yapmalıdır. Yani bir yandan, Türkiye’nin diğer aday ülkelerden farklı bir muameleye tabi tutulmaması için ısrarcı olmalı, ama öte yandan kendisine düşen görevleri de bihakkın yerine getirmelidir. Böylelikle AB’nin, gündemi, yapay sorunlarla meşgul etmesine meydan vermemelidir. Bir başka deyişle, “AB tarafı 18 başlığı bloke etmiş durumda iken biz 3 başlığın açılması için gerekli şartları yerine getirmezsek ne olur?” diyerek olumsuz bir tutum benimsemek yerine, açılması mümkün olan üç başlığın açılış kriterlerini de yerine getirmeli ve AB tarafına “Artık Türkiye’nin yapması gereken hiçbir şey kalmamıştır” diyecek duruma gelmelidir. Böylelikle topun AB sahasında olduğunu açıkça ortaya koymalıdır. Türkiye o zaman daha güçlü bir konuma gelmiş olacaktır.

5-    Gıda Güvenliği konusuna gelirsek, İspanya dönem başında 3 ya da 4 başlık sözü vermişken sadece bir başlık açılabildi. İspanya’nın dönem başkanlığını nasıl değerlendiriyorsunuz.

Gıda güvenliği için de “track record”a ihtiyaç var. En azından Trakya bölgesinde son 6 ay içinde şap hastalığı görülmemiş olması koşulu vardı. Görülmemiş olduğuna da Dünya Sağlık Teşkilatının karar vermesi gerekiyordu. Dünya Sağlık Teşkilatının Yönetim Kurulu toplantısı da, Gıda Güvenliği faslının açılması konusunun görüşüleceği AB Zirvesinden sonra yapılacağı için Faslın açılması zor görünüyordu. Bu zorluğa rağmen İspanyol başkanlığı bu konuyu iş edindive o engeli aştı. Yani istenirse “track record” engelinin aşılabileceğini gösteren bir emsal mevcut. Ancak AB’nin, benzer bir engeli aşma iradesini gelecekte de ortaya koyup koymayacağını zaman gösterecektir.

6- Türkiye’nin AB’ye üyeliğini istemeyenlerin yan sorunlar çıkardığını,   bunlardan birinin de Ermeni sorunu olduğu konusunda bir görüş vardır.

Avrupa Parlamentosunda alınan tavsiye kararı 1915-1917 döneminde cereyan eden olayları 1948 Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne göre soykırım olarak nitelendirmekte ve Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanımamasının üyelik yolunda bir engel teşkil edeceğini belirtmektedir.

15 Aralık 2004’te AP bir karar alarak sınırın açılmasını ve 1915 olaylarının soykırım olarak kabul edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Sizce Ermeni sorunu bundan sonra da ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkar mı?

Ermeni sorunu tıpkı Kıbrıs sorunu gibi Türkiye’nin AB sürecinin bir parçası değildir. Ne lehte ne de aleyhte bir parçası değildir. Ben bu iki konunun Türkiye’nin AB’ye katılmasını istemeyen ülkeler tarafından birer bahane olarak kullanıldığını düşünüyorum. Türk kamuoyunda mesela Kıbrıs konusunda şöyle bir algılama var: Eğer AB’nin belli başlı ülkelerinde Türkiye’yi AB’ye alma yönünde bir irade mevcut olsaydı AB Kıbrıs Rum Kesiminin kolunu büker ve Türkiye’nin AB’ye kabul edilmesini sağlardı. 500 milyon nüfuslu AB, 700 bin nüfuslu bir ülkenin kendisini rehine tutmasına müsaade etmezdi. Eğer bu irade yoksa Türkiye Kıbrıs’taki bütün haklarından vazgeçse dahi yine AB’ye üye olamayacaktır. Dolayısıyla Kıbrıs sorununun kendisi bir sorun değil, başka ülkelerin arkasına saklandıkları bir bahanedir.

Ermeni meselesi de öyledir. Ermeni meselesi, Türkiye’yi Avrupa Birliğine kabul etmek istemeyen ülkelerin arkasına saklandıkları bir bahanedir. Çünkü Ermeni meselesini şu ya da bu şekilde çözümlediğimiz takdirde Avrupa Birliğine gireceğimiz garanti değil. Sadece “Siz o sorunu çözümleyin, biz ondan sonra düşünelim” demeye getiriyorlar. Onu da Türkiye kabul etmez.

6-     Farklı kültür ve geleneklere sahip ülkelerin tek çatı altında barış içinde yaşaması elbette zor ve meşakkatli bir süreçtir. Ülkelerin hepsinin çoğunluğu Hıristiyan olan AB’ye bir “hıristiyan klübü” benzetmesi de yapılmaktadır. Kültür farkı birincil etki yapar mı?

Evet zannımca birincil etki yapar. Bu konunun birkaç boyutu var. Onlardan biri Avrupa’daki Türk varlığıdır. Avrupa’daki Türk varlığı, 1960’larda Avrupa’ya gitmiş vasıfsız işçilerden oluşan bir kitleydi. Bunlar Türkiye’nin büyük yerleşim merkezlerinin dışındaki uzak taşra kasabalarından ya da köylerinden gelen insanlardı. Oraya gittikleri zaman toplumla bütünleşmekte güçlük çektiler. Bu işçilerin, Türkiye’de yeni bir hayat kurmak için gerekli parayı tasarruf ettikleri zaman Türkiye’ye geri dönecekleri düşünüldüğü için, ne gönderen devlet olarak Türkiye, ne de kabul eden devlet olarak Avrupalı devletler, bu Türk vatandaşlarının gittikleri ülkenin toplumu ile bütünleşmelerine yardımcı olmak için hiçbir çaba sarf etmedi. Bunun sonucu olarak söz konusu Türk vatandaşları gittikleri ülkelerde gettolaştılar ve 1960’larda Türkiye’nin hangi köyünden gelmişlerse o köydeki gibi kaldılar. Şimdi onlar kendi köylerine dönseler göreceklerdir ki Türkiye çok ilerlemiş ama kendileri 1960’larda kalmışlardır. Avrupa’daki birçok ülke halkının önemli bir kesiminin Türkiye hakkındaki yargısı, Türkiye’yi o 1960’larda giden ve gettolaşmış insanlara bakarak oluşuyor. Türkiye böyledir diyor ve gelip de Türkiye’yi görenler Türkiye’deki Türkler Almanya’da bizim mahallemizde yaşayan Türkler gibi değil diye şaşırıyorlar. Bu bir.

İkincisi Amerika’da ikiz kulelere düzenlenen saldırıdan sonra dünyada islamofobia yükselişegeçti. Ne kadar inkar edilirse edilsin“Medeniyetler Çatışması”nın çeşitli şekillerde su yüzüne vurma belirtilerini görüyoruz. Türkiye laik bir ülke olmasına rağmen batıdaki algılanışı Müslüman dünyanın bir parçası olduğu için, hatta tarihsel olarak Müslümanlığın bayrağını Avrupa’nın kalbine kadar taşımış bir ülke olduğu için Müslümanlık dendiği zaman,  Fas, Tunus, Mısır, Suriye anlaşılmaz. Osmanlı ve Türk anlaşılır. Dolayısıyla Türkleri Müslümanlıkla özdeşleştirmek daha kolay oluyor. Bir de bu unsur rol oynadı. Onun için kültür farkı Türkiye’nin AB’ye kabul edilmesinde önemli bir rol oynayacaktır.

7-    AB’nin temelini oluşturan iki ülke olan Almanya ve Fransa’nın liderlerinin Türkiye’nin üyeliğine karşı bir tutumları var. Nüfusun fazlalığı, çoğunluğunun Müslüman olması, 2004-07 yılları arasında yaşanan genişlemenin yarattığı yorgunluk ve yılgınlık bir de küresel işsizlik. Bunların yanı sıra Sarkozy ve Merkel’in imtiyazlı ortaklık önerileri var. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz.

Her şeyden önce şu hususu belirtmek gerekiyor: Liderler değişince başka şeyler de değişebiliyor. İkincisi, o liderler varken dahi kamuoyunun önemli bir bölümü Türkiye’nin katılmasına karşı değil. Almanya’daki örneği düşünürsek Angela Merkel’in partisinin içinde vaktiyle çok önemli bir bakanlıkta bulunmuş olan bir dostum bir görüşmemizde bana şöyle dedi: “Sayın Başbakanımızın ifadelerine takılıp kalmayın. Yolunuza devam edin. CDU Partisinin mensubu olduğum halde parti başkanımızla aynı fikirde değilim”. Bu Alman dostumun söyledikleri, Sayın Merkel’in görüşlerinin CDU Partisi içinde dahi muhalifleri bulunduğunu ortaya koyuyor. Kaldı ki Almanya’da Türkiye’nin AB’ye katılmasını destekleyen siyasi partiler de var.

Fransa’ya gelince, Sayın Sarkozy’den bir önceki Cumhurbaşkanı Sayın Jacques Chirac, 2004 zirvesinden önce televizyonlarda şunu söylemişti: “Eğer Avrupa Birliği bir serbest ticaret bölgesi olarak kalmak istiyorsa, onu Türkiye’siz de yapabilir. Ama Avrupa Birliği küresel bir aktör haline gelmek istiyorsa onu Türkiye olmadan yapamaz”.

Fransa’nın bir Cumhurbaşkanı böyle söylüyor, diğeri başka türlü söylüyor. Hangisi Fransa’nın kanaatini doğru yansıtıyor, onu bilemiyoruz. Ancak oya başvurulduğu zaman anlaşılır. Bu da üçüncü unsur.

Dördüncü unsur: Avrupa Birliğine girecek olan Türkiye bugünün Türkiye’si değildir. Nasıl Türkiye’nin gireceği Avrupa Birliği de bugünün Avrupa Birliği değilse. Yunanistan’daki ekonomik kriz sırasında Türkiye’nin nasıl bir yükselişte olduğunu görmek ilgi çekici bir rastlantı ve birçok insan için göz açıcı olmuştur. Yani AB içinde, “Bize ekonomik yük olacağını sandığımız ülke alıp başını gidiyor, kolayca sırtımızda taşıyabileceğimizi sandığımız Yunanistan gibi küçük bir ülke işte başımızı ağırtıyor” diye düşünecek insanlar ortaya çıkacaktır.

Siz bana atfen ATAUM’da söylediklerimi tekrarladınız ama orada başka bir şey söyledim: Şimdiye kadar hiçbir ülkenin Avrupa Birliğine girişi, yıllar öncesinden belirlenmiş bir çerçeveye göre gerçekleşmiş değildir. O ülkenin Avrupa Birliğine gireceği gün geldiği zaman o günkü koşullara göre karar verilmiştir. Türkiye de Avrupa Birliğinin eşiğine geldiği zaman nasıl bir Türkiye olacaktır? O tarihte Avrupa Birliği nasıl bir Avrupa Birliği olacaktır? Dünya konjonktürü ne olacaktır? Türkiye o konjonktürde AB’nin çıkarlarının korunması için çeşitli bölgelerde ne gibi roller üstlenebilecektir? AB’nin üye sayısı 30-35 e yükseldiği zaman halen yönetilebilir bir birlik olmaya devam edebilecek midir? O tarihte Türk kamuoyu halen AB’ye girmeyi arzu edecek midir? Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesi konusu tüm bu parametreler ışığında o tarihte değerlendirilecek hususlardır. Dolayısıyla bizim o tarihi bekleyip o günkü koşulları görmemiz lazım. Bizim karşı çıktığımız davranış, Türkiye 2000 bilmem kaç yılında üye olamaz diye bugünden kestirip atılmasıdır. Yanlış olan budur.

8-    AB Dışişleri Yüksek temsilcisi Bayan Ashton’ın Türkiye’ye karşı tutumu ne olacaktır?

Barones Ashton AB bünyesindeki bir bürokrasinin başı olacak. Komisyondaki Dış İlişkilere bakan birimin başı olacak. Komisyon Türkiye ile ilgili olarak şimdiye kadar hep doğru (accurate) değerlendirmeler yapmıştır. Türkiye’yi hep doğru çerçeve içine oturtmuştur. Dolayısıyla uluslararası görevi nedeniyle böyle bir yerin başındaki Ashton’un da Komisyondan gelecek bilgileri değiştirerek aleyhe döndüreceğini zannetmiyorum.

Bir de İngiliz olmasından kaynaklanan ve Türkiye’ye öbür ülkelere nazaran daha gerçekçi bir şekilde bakan bir ülkeden geliyor olmasının da önemi var. Ayrıca Türkiye yakın geçmişten itibaren kendisine yakın bölgelerde önemli inisiyatifler almaktadır. Tüm bu unsurları üst üste koyduğumuz zaman, Barones Ashton’un Türkiye’ye karşı olumsuz bir tutum benimsemesi için herhangi bir neden göremiyorum. Yine aynı Barones Ashton’la ilgili güncel bir gelişme önümüzde. Brezilya ve Türkiye Dışişleri Bakanları İran’ı ikna etmek suretiyle İran’ın Uluslararası Atom Ajansına uranyum zenginleştirilmesi projesi konusunda önkoşulsuz olarak müzakereye gitmeye hazır olduğuna dair bir mektubun yazılmasını sağlamıştır. Burada Türkiye çok pozitif bir rol oynamıştır. Barones Ashton da Sayın Dışişleri Bakanımıza bu girişimini olumlu bulduğunu ifade etmiştir.Türkiye’nin üstleneceği bu tür roller de zaman içinde artacaktır. Bunların AB tarafından görmezden gelinemeyeceğini tahmin ediyorum.

Teşekkürler Sayın Yakış.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.