AB’nin Küresel Sorumlulukları ve Türkiye, Temmuz 2008

Temmuz 2008

AB’NİN KÜRESEL SORUMLULUKLARI VE TÜRKİYE

Yaşar Yakış
AB Uyum Komisyonu Başkanı
Dışişleri Eski Bakanı

Küresel sorumluluklar yüklenmek, başka küresel aktörlerle rekabet edecek nüfus, iktisadi güç, siyasi nüfuz ve askeri kuvvet gerektirir. AB, bu imkanlardan bir bölümüne halen sahiptir. Sahip olmadıklarını elde etmeye Türkiye’nin bir katkısı olabilir mi? AB’nin küresel sorumluluklarını yerine getirmesine Türkiye’nin önemli katkılarda bulunabileceği kuşkusuzdur. Muhtemel katkıların tam listesini yapmak belki zordur. Ancak belli başlılarını sıralayabiliriz.

Türkiye’nin coğrafi konumu

Türkiye’nin AB’ye yapabileceği katkılardan biri, dünya haritasındaki yerinden kaynaklanmaktadır. Devletlerin dünya haritasındaki yerleri, onların dünya sahnesinde oynayabilecekleri rolün en belirleyici unsurlarından biridir.

NATO, dünya üzerinde, üye ülkelerin güvenliğini ve istikrarını tehdit edebilecek 15 sıcak nokta belirlemişti. Bu 15 noktadan 13 ü Balkanlarda,  Orta-Doğuda, Kafkaslarda ve Orta-Asya’da yer almaktadır. Bu bölgelerin her biri, ya Türkiye’ye komşu bölgelerdir veya Türkiye’nin tarihi ve kültürel nedenlerle etkili olabileceği yerlerdir.  NATO’nun tüm Avrupalı üyeleri, Norveç hariç, ayni zamanda AB’nin de üyesidirler. Bu nedenle, Avrupalı NATO ülkelerinin güvenliği, ayni zamanda AB ülkelerinin de güvenliği demektir. Dolayısıyla Türkiye’nin dış politika hedefleri AB’nin hedefleriyle çakıştığı ölçüde, bu bölgelerde AB’nin çıkarlarının korunmasına katkıda bulunabilir.

Buradan hareket ederek, AB’nin bu bölgelerde, Türkiye ile işbirliği yapmazsa  varlık gösteremeyeceği gibi bir sonuç çıkarmak doğru olmaz. Ancak, Türkiye ile işbirliği yaptığı takdirde AB, o bölgelerdeki çıkarlarını daha kolay, daha az masrafla ve daha az mal ve can kaybıyla koruyabilir.

Irak’la ilgili gelişmeler bunun somut bir örneğidir. Amerikan askerlerinin Türk topraklarından geçebilmesine izin veren tezkerenin Türk parlamentosunda reddedilmesinden iki yıl sonra, ABD, Irak’ta beklemediği bir direnişle karşılaşınca, böyle bir direnişin oluşabilmesini Türkiye’nin izin vermeyişine bağlamış ve vermiş olsa idi, bu direnişin oluşmasına meydan verilmemiş olacağını ileri sürmüştür. Bundan çıkarılacak sonuç şudur: Türkiye ile işbirliği yapmak ABD’nin Irak’ta üstlendiği görevi yerine getirmeyi kolaylaştıracaktı.

Gelecekte, ayni bölgelerde bu kez AB’nin önemli çıkarları söz konusu olduğu takdirde, Türkiye ile işbirliği yapmak, bu kez, AB’nin işini kolaylaştıracaktır.

Türkiye Batı ile Orta-Doğu arasında bir köprüdür

Türkiye’nin coğrafi konumunun sağladığı ikinci önemli avantaj, Asya ile Avrupa arasında ve özellikle Orta-Doğu ile Avrupa arasında doğal bir kara köprüsü olmasıdır. Bu özelliği ona, Orta-Doğu ile Avrupa arasındaki karayolu ulaşımının güvenlik ve istikrarını sağlamada önemli bir rol oynama imkanı sağlamaktadır. Yol güzergahlarının güvensiz ve istikrarsız olmasının ne kadar büyük zorluklara neden olduğunu, Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Balkanlarda somut biçimde yaşadık.

Ayni değerlendirmeyi, Türkiye üzerinden çeşitli AB ülkelerine uzanan ve uzanacak olan enerji nakil hatları için de söyleyebiliriz. Hatta, ulaşım için alternatif güzergahlar bulmak nisbeten daha kolaydır. Enerji için alternatif güzergahlara yönelmenin maliyeti ise daha büyüktür.

Uygarlıklar çatışması

Türkiye’nin AB’ye getireceği bir başka katkı da dünyada uygarlıklar ve özellikle dinler arasında oluşan fay hattı ile ilgilidir. Bu fay hattı, maalesef, hattın her iki yanına da önemli ölçüde zarar vermeye başlamıştır. Bu hattın daralması ve iki taraf arasında köprüler kurulması için çeşitli önlemler alınabilir. Türkiye, nüfusunun çok büyük bir bölümü Müslüman olan fakat anayasal düzeni laik olan bir ülke sıfatıyla, kültürler ve dinler  arasındaki mesafenin daraltılmasında yapıcı bir rol oynayabilir.

AB’deki yaşlı nüfus sorunu

Bugün AB’de 0-15 yaş grubunun toplam nüfusa oranı % 16; Türkiye’de ise % 30 cıvarındadır.  Şu sıralarda açıkça Türkiye’nin lehinde olan bu oranlar, Dünya Bankasın yaptığı tahminlere göre, 2025 yılında daha fazla Türkiye’nin lehine dönecektir. Çünkü, bugün 0-15 yaş grubunda olan nüfus 2025 yılında 20-35 yaş grubunu teşkil edecektir. 20-35 yaş grubu hem ekonomiye katkısı, hem de doğurganlık açısından en verimli yaş grubudur.

2008 yılından başlayarak 2015 lere doğru, AB ülkelerinde büyük bir iş gücü açığı oluşacağı tahmin edrilmektedir. AB bu açığı, başka AB dışı ülkelerden getireceği işçilerle de kapatabilir. Ancak Türkiye gibi, 40 yıldan daha uzun bir süreden beri AB ülkelerine işçi gönderen ve AB endüstrilerinin çalışma disiplinine ayak uydurabildiğini kanıtlamış Türkiye gibi bir ülkenin işçileriyle kapattığı takdirde, hem Türkiye’nin sağladığı öteki avantajlardan yararlanmış olur, hem de iş gücü açığı sorununu çözmüş olur.

Avrupa’nın Dostlarıadlı bir düşünce kuruluşunun yaptırdığı bir araştırma, ileride AB ülkelerinin Türkiye’den işçi gelmesini zorlaştıracak değil, aksine, teşvik edecek önlemler almak zorunda kalabileceğini belirtmektedir (*).  Türkiye açısından bakıldığı zaman sevindirici görünen bu gelecek, bir çok AB ülkesi tarafından, ayni nedenlerle ürkütücü görünmektedir. Çünkü kendi ülkelerindeki Türk nüfusu oranının artmasından rahatsız olmaktadırlar.

Savunma ve barış güçleri konusunda işbirliği

AB’nin gelecekte askeri güce ihtiyaç gösteren görevler yüklenmesi gerekebilecektir. Küresel rol yüklenmenin önemli gereklerinden biri budur. Bugün, Balkanlardan Orta-Asya’ya, Filistin’den Kongo’ya kadar dünyanın çeşitli yerlerinde uluslararası güçler görev yapmaktadır. Gerçi AB, bunlardan sadece Balkanlar’daki barış güçlerinden bazılarına AB hüviyeti ile katılmaktadır. Dünyanın başka bölgelerindeki barış güçlerine ise bazı AB ülkeleri, Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında münferiden katkıda bulunmaktadırlar. Bu da AB’nin, dünyanın çeşitli yerlerindeki istikrarsızlara ilgisiz kalamadığını, fakat oralarda barışı koruma görevini yalnız başına üstlenebilecek mekanizmaları henüz oluşturamamış olduğunu göstermektedir.

Gelecekte bu ihtiyacın daha da artacağını farz edebiliriz. Bu kuvvetler sadece gözlemcilik görevi yürüttüklerinde nisbeten küçük bir askeri birlik yeterli olmaktadır. Ancak, barış koruma veya onun da ötesine geçerek barış sağlama görevi üstlenildiği zaman, küçük askeri birliklerle böyle bir görevin üstlenilmesi zordur. Çok güçlü bir alt-yapı ve lojistik destekle beslenen ABD ordusunun dahi, Irak’ta üstlendiği görevi yerine getirebilmek için, orada 150 bin asker bulundurduğunu hatırlarsak, ciddi görevlerin nasıl büyük bir askeri mevcudiyet gerektirdiği daha kolay anlaşılacaktır.

AB üyeleri arasında büyük çaptaki görevlere anlamlı katkıda bulanabilecek ülkelerin sayısı çok değildir. Türkiye Balkanlarda, Somali’de ve Afganistan’da önemli sayıda asker bulundurmuş, Afganistan’da iki kez uluslararası askeri gücün liderliği görevini yüklenmiştir. Gerek bu görevler, gerekse 50 yıllık NATO üyeliği Türk ordusuna, uluslararası ortamda çalışma konusunda zengin bir deneyim kazandırmıştır . NATO içinde ABD’den sonra en büyük orduya sahip Türkiye’nin, gelecekte, AB’nin üstlenmek zorunda kalabileceği görevlere  katkıda bulunma imkanları vardır. Bu, AB’nin küresel roller yüklenmesine Türkiye’nin yapabileceği katkıların belki en somutudur.

Türkiye bu imkanların tümünü harekete geçirebilir mi?

Türkiye’nin AB’ye katkıda bulunma imkanlarına sahip olması bir iştir. Bu imkanları harekete geçireeeebilmesi başka bir iştir. Örneğin, AB’nin iş gücü açığını Türk işçileriyle kapatmayı çekici bulabilmesi için, o işçilerin nitelik kazanmış olmaları gerekir. Çünkü, AB, dünyanın başka bir ülkesinden daha nitelikli işçileri eşit koşullarda bulabiliyorsa, ihtiyacını Türkiye’den değil, o ülkeden karşılamayı yeğleyecektir. Bu da Türkiye’nin eğitime çok daha fazla önem vermesini gerektirecektir.

 Öte yandan, Türkiye’nin kendi bölgesinde AB’ye yararlı bir ortak olabilmesi için, bölge ülkeleri nezdinde ağırlığı olması gerekir. Bu da o ülkelerle sorunlarını çözmüş, onlarla her alanda yakın işbirliğine girmiş olmasını gerektirir. Son yıllarda, AB ile ilişkiler Türkiye’nin enerjisinin önemli bir bölümünü tükettiği için, AB boyutu olmayan dış temaslar ancak zorunlu hallere inhisar ettirilmiştir. Üst düzey Türk yetkililerin AB dışındaki temaslarının altını doldurmada zorluk çekilmektedir. Türkiye’nin, diplomasisini, AB dışındaki ilişkilere de daha fazla içerik kazandıracak biçimde yapılandırması ihtiyacı vardır.

AB’nin Orta-Doğu ülkeleriyle yakın ilişkiler kurmak için Türkiye’ye ihtiyacı yoktur. Başta Yunanistan olmak üzere birçok AB ülkesinin Orta-Doğu ülkeleriyle ilişkileri Türkiye’ninkinden çok daha sıkıdır. Orta-Doğu hakkındaki bilgiler Türkiye’ninkinden daha çoktur ve Orta-Doğu ülkeleri de, AB ülkeleri hakkındaki bilgileri Türkiye hakkında bildiklerinden daha çoktur. RAND Corporation adlı ünlü Amerikan düşünce kuruluşunun etkili bir elemanı Graham E. Fuller’ın sözleriyle “Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Arapça bilen diplomat yetiştirmemiş olmakla adeta övünür”.

Orta-Asya Türk Cumhuriyetlerindeki gelişmeleri izleyen İngiliz bilim kurumlarının sayısı Türkiye’dekinden fazladır.

Türkiye bugün, Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ), İslam Konferansı Örgütü (İKÖ), İktisadi Kalkınma Örgütü (ECO), TÜRKSOY ve D-8 gibi bölgesel birçok kuruluşun üyesidir. Bu örgütlerden ikisinin (KEİ ve D-8) merkezi Türkiye’dedir. Birinin (İKÖ) Genel Sekreteri, ötekinin (D-8) İcra Direktörü Türk’tür. İKÖ’nün en etkin organlarından biri olan İSEDAK’ın Başkanı T.C. Cumhurbaşkanı, Başkan Vekili T.C. Başbakanıdır. Bu ilişkiler yumağı Türkiye’yi çok ayrıcalıklı bir konuma getirmektedir. Türkiye’nin, bu ayrıcalıklı konumun kendisine sağladığı tüm imkanları, sonuna kadar kullandığını söylemek zordur. Türkiye’nin AB’ye sunabileceği katkı, bu imkanları harekete geçirebildiği takdirde daha da artacaktır.

(*) Kirsty Hughes, Turkey and the EU: Just Another Enlargement? Sh. 19

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.