28 Ocak 2005 – 17 ARALIK AB ZİRVESİ KARARLARI

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn’in, geçenlerde yaptığı açıklama, AB mekanizmalarını az bilen birçok gözlemci ve yorumcuyu önce ayağa kaldırmış, sonra ortalık yatışmıştır. Rehn, bu açıklamasında, Türkiye ile, tarama sürecinin 3 ekim 2005 te başlayacağını ve taramanın bir yıl süreceğini söylemişti.

Bu açıklamanın muhtemel sonuçlarını incelemeyi bir başka yazıya bırakarak, müzakere öncesinin bu yeni aşamasına geçmeden önceki, yani 17 Aralık AB Zirvesi ile ortaya çıkan durumu, son bir kez daha irdelemekte yarar var. Çünkü, bundan sonra, 17 aralık zirvesi artık mazide kalmış olacaktır.

17 Aralık Zirvesi kararları konusunda halen söylenmemiş söz belki kalmamıştır. Ama bazen, söylenenleri tekrar etmek ihtiyacı da doğuyor.

Hiç kimse 17 Aralık kararlarının Türkiye açısından mükemmel olduğunu ileri sürmedi.. Fakat o koşullar altında, bundan daha iyi sonuçlar alınabilir miydi? Tartışılması gereken budur.

Zirve kararlarını elediğiniz takdirde, kalburun üzerinde kalacak tek husus, 3 ekim 2005 tarihinde katılım müzakerelerinin başlayacak olmasıdır. Ötekilerin tamamı, ileride gündeme gelecek ve nasıl çözüme kavuşturulacağı ancak o tarihte belli olacak hususlardır. Konuyu tartışan çevreler, bu konular ileride gündeme geldiği zaman, sadece en kötü senaryoların gerçekleşeceği varsayıyorlar ve bu kötü senaryolar sahiden de gerçekleştiği takdirde, hükümetin de, Türkiye’nin en zararına olan çözüm ne ise o çözüme razı olacağı düşünüyorlar. Nedir bu öteki konular?

Bunlardan biri, müzakerelerin “açık uçlu” olmasıdır. Bütün müzakereler, doğası gereği, açık uçludur. Öte yandan, bu, Türkiye için konulmuş bir kural değildir. Geçmişte, İngiltere, bu kural henüz yazılı hale getirilmemiş olduğu halde, başarıyla yürüttüğü müzakerelerden sonuç alamamış, Fransa’nın vetosu nedeniyle AB kapısından geri çevrilmiştir.

Tartışma konusu yapılan bir başka husus “kalıcı önlemler” konusudur. Bir başka deyişle Türk işçilerinin AB ülkelerine girişini kalıcı olarak engelleyecek önlemler. Her şeyden önce, kalıcı önlemler, ilk kez Türkiye için ortaya çıkarılmış değildir.Danimarka Almanlar için ve Malta tüm üye ülkeler vatandaşları için, kendi ülkelerinde birden fazla taşınmaz mal edinmelerini yasaklamıştır. Yani, kalıcı önlem, eskiden de vardı ve uygulanıyordu.

Türkiye, buna rağmen Zirve kararında böyle bir ibarenin yer almasına itiraz etti. AB de, Türkiye’nin bu itirazı üzerine önce, bu maddeyi, Türkiye ile ilgili bölümden çıkararak, bundan sonra AB’ye üye olacak ülkelerin tabi olacağı kuralları düzenleyen bölüme aktardı. İkinci olarak da, kalıcı önlem ibaresine açıklık getirdi. Kalıcı olanın, önlemin kendisi değil, o önlemi gerektiğinde uygulamaya koyma mekanizması olduğunu belirtti. Bu açıklık, Sonuç Bildirisinin 23. maddesinin 2. paragrafına şöyle yansıdı: “…kalıcı koruyucu hükümler, yani koruyucu önlemlere temel teşkil etmek üzere kalıcı olarak elde tutulan hükümler göz önüne alınabilir”.

Bu açıklamadan sonra, halen Türkiye bu konuda taviz verdi demek, biraz fazla zorlamalı bir yorum olmaktadır. AB’nin, Türkiye için böyle bir şart ileri süreceği kesin değildir. Gerçi sürmeyeceği de kesin değildir. Fakat, çeşitli AB ülkelerindeki düşünce kuruluşlarının yayınladıkları raporlarda, AB’nin ileride, Türkiye’den gelecek işçileri kendi ülkelerine kabul etmemek için önlem almak şöyle dursun, aksine, Türk işçilerinin kendi ülkelerine gelmelerini teşvik etmek zorunda kalabileceklerini belirtmektedirler.

Tartışılan bir başka husus da, aday ülkelerin, müzakereler sonucunda üye olmazlarsa, yine de Avrupa kurumlarına sıkıca bağlı kalmalarına imkan veren ibaredir. Zirve kararında bu konudaki cümle şöyledir: “Eğer, aday ülke, üyeliğin gerektirdiği vecibeleri yüklenmek istemezse, yine de Avrupa kurumlarına mümkün olan en sıkı şekilde bağlı kalması sağlanmalıdır”. Burada söz konusu olan, aday ülkeye sağlanan bir imkandır. Yoksa, üyelik vecibelerini yüklenmek istemeyen bir ülkeyi, zorla Avrupa kurumlarına bağlı tutmak söz konusu değildir. Aksini ileri sürmek biraz abes görünmektedir.

Zirve kararlarında yer alan bir başka husus da, adı zikredilmemekle birlikte, Kıbrıs’la ilgili paragraftır. Zirve Kararlarının 19. paragrafının ikinci cümlesinde, AB, Türkiye’nin bir beyanını memnuniyetle karşıladığını belirtmektedir. Türkiye’nin söz konusu beyanı da parantez içine alınmış olup şöyledir:

“Türk hükümeti, katılım müzakereleri başlamadan, AB’ye üye olmak için gerekli uyarlamalar üzerinde anlaştıktan ve bunları sonuçlandırdıktan sonra Ankara
Anlaşmasının uyum protokolünü imzalamaya hazır olduğunu teyid eder”

Bazı yorumcular, bu cümledeki “…katılım müzakereleri başlamadan…” ibaresini ön plana çıkarmakta ve Türkiye’nin, protokolü, müzakereye başlamadan önce imzalamak zorunda olduğunu ileri sürmektedirler. Bu yaklaşım tarzı yanlış olmamakla birlikte, ayni cümledeki şu husus da göz ardı edilmemelidir: Türkiye söz konusu protokolü, “…AB’ye üye olmak için gerekli uyarlamalar üzerinde anlaştıktan ve bunları sonuçlandırdıktan sonra…” imzalayacağını bildirmektedir. Başka bir deyişle, uyarlamalar üzerinde anlaşmaya varılamadığı takdirde Türkiye, protokolü imzalamayı taahhüt etmiyor.

Bu kelime oyunları tartışmasını bırakarak, konuyu siyasi açıdan ele alalım. 3 ekim 2005 tarihine kadar bu uyarlamalar üzerinde anlaşma sağlanamazsa ne olur? Müzakereler başlamayabilir mi? Evet, başlamayabilir. Başlamayacağı kesin midir? Hayır, kesin değildir. Gerçi Türkiye’nin AB yolunu kapatmak için Papadopulos’un eline 63 kez veto hakkını kullanma imkanı geçecektir. Fakat bu veto hakkının kullanmanın da bir bedeli vardır. Bu yetkiyi daha ilk günden itibaren kullanmanın kendisine bir getirisi olabilir, fakat götürüsü belki daha da büyük olacaktır. Bu yetkiyi 3 ekimde müzakerelerin açılmasını veto etmek için kullanıp kullanmayacağını o tarihte göreceğiz.

Unutmayalım ki burada bahsettiklerimiz, Türkiye’nin üye olmadığı bir forumda alınan kararlardır. Türkiye, bu forumda alınan kararlardan, kendisini ilgilendirenleri şekillendirmede önemli ölçüde etkili olmuştur. Bunu beğenmeyenler de çıkabilir. Ancak onlar, başkaca ne yapılabilirdi, onu da söylemeleri gerekir. Yoksa bu iş Temel fıkrasına döner: Temel’e sormuşlar “Balıkların lezzetini arttırmak için ne yapmak lazım? diye. Temel de, “Denizleri soğutursak balıklar daha yağlı ve lezzetli olur” demiş. “Peki, anladık da denizleri nasıl soğutacağız?” diye sorduklarında, Temel ellerini iki yana kaldırarak cevap vermiş “Vallahi ben sadece fikir veririm. Uygulamasına karışmam”.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.