2008’E GİRERKEN TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ

İşveren Dergisinin Aralık 2007 sayısı için Yaşar Yakış’la yapılan müllakat

2008 E GİRERKEN TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ

Soru 1: Bize önce Türkiye-AB ilişkilerinde ve uyum çalışmalarında bugün gelinen noktayla ilgili bir değerlendirme yapabilir misiniz?

Cevap: Önce, AB’ye katılım sürecimizin yakın geçmişine bir göz atmak gerekir: Tam üyelik için adaylığımızın 10-11 Aralık 1999 Helsinki Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde tescili, AB ile kırk yılı aşan bir süreyi kapsayan ilişkilerimizde yeni bir dönem açmıştır.

Helsinki’de alınan adaylığın tescili kararı, 16-17 Aralık 2004 Brüksel Zirvesi’nde teyit edilmiş, arada geçen süre içinde reform sürecinde sağlamış olduğumuz ilerlemenin memnuniyetle karşılandığı ve “siyasi kriterleri yeterince yerine getirdiğimiz” belirtilerek, üyelik müzakerelerimizin 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılması kararlaştırılmıştır.

Katılım müzakerelerimizin ilk aşamasına ilişkin tarama süreci 20 Ekim 2005 tarihinde başlamış ve 13 Ekim 2006 tarihinde tamamlanmıştır. Taraması tamamlanan 33 fasıldan 30’u hakkındaki tarama sonu raporları görüşlerimizi almak üzere Komisyon tarafından Türkiye’ye gönderilmiş, Türkiye de bu rapor hakkındaki görüşlerini AB Komisyonuna iletmiştir. Kalan üç faslın tarama sonu raporlarının gönderilmesi beklenmektedir.

2004 Brüksel Zirvesi’nde ayrıca AB Komisyonu’na, Katılım Ortaklığı Belgesi (KOB), Müzakere Çerçeve Belgesi (MÇB) ve Kültürel Diyalog (Aday Ülkelerle Türkiye arasında Sivil Toplum Diyaloğu) hakkında bildirim hazırlanması görevi verilmişti.

AB Komisyonu’nun hazırladığı ve 29 Haziran 2005 te açıkladığı Müzakerelerin Çerçevesi Belgesi’nde, müzakerelerin hedefinin tam üyelik olarak belirlendiği açıkça belirtilmektedir. Böylelikle Türkiye’nin kabul edemeyeceği alternatiflere kapı kapatılmış olmaktadır. Bu belge 3 Ekim 2005 tarihinde de Konsey tarafından onaylanarak katılım müzakerelerinin başlatılması karar altına alınmıştır. Bu belgede yer alan ve “müzakerelerin ucu açık olduğu” yolundaki ifadenin, müzakerelerin doğasında esasen mevcut olan bir unsur olduğunu kabul etmek gerekir. Müzakerelerin ucu açık olmasaydı, müzakere yapmaya gerek kalmazdı. 1960 lı yıllarda, İngiltere ile müzakereler başladığı zaman, o müzakerelerin ucunun açık olduğu yolunda hiçbir ön koşul mevcut olmadığı halde, müzakereler başarısızlıkla sonuçlanmış ve Fransa İngiltere’nin o zamanki adıyla AET’ye girmesini veto etmiştir. Başka bir deyişle, belgelerde böyle bir ifade yer almasa dahi, müzakerelerin ucu her zaman açıktır.

AB Komisyonu, 29 Haziran 2005 tarihinde, Türkiye ile AB üyesi ülkelerde karşılıklı önyargı ve bilgi eksikliğini gidermek amacıyla, “Aday Ülkelerle AB arasında Sivil Toplum Diyaloğu Bildirisi” başlığı altında bir belge yayınlamıştır. Bu belge özellikle hükümet dışı ve akademik kuruluşlar ile medyayı hedeflemektedir.

2001 ve 2003’den sonra yayınlanan üçüncü benzer belge olan 9 Kasım 2005 tarihli “Gözden geçirilmiş Katılım Ortaklığı Belgesi” ise, ülkemizi üyeliğe hazırlamak üzere kısa ve orta dönemde yapılması gereken çalışmaların rehberi niteliğinde olup, esasen ülkemizce gerçekleştirilmekte olan reformlar çerçevesinde ele alınmakta olan hususları kapsamaktadır.

Ankara Anlaşmasını Birliğin yeni üyelerine teşmil eden Uyum Protokolü, ülkemiz ile Dönem Başkanlığı ve Komisyon arasında 29 Temmuz 2005 tarihinde mektup teatisi yoluyla imzalanmış, bu vesileyle bir Deklarasyon yayınlanarak, Protokolün imzalanmış olmasının hiçbir şekilde “Kıbrıs Cumhuriyetinin” Türkiye tarafından tanınması anlamına gelmediği açıklanmıştır. AB 21 Eylül 2005 tarihinde bir karşı-deklarasyon yayınlamıştır.

12 Haziran 2006 tarihinde Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’nin 45. toplantısının ardından gerçekleşen Hükümetlerarası Konferans’ta ilk müzakere faslı olan “Bilim ve Araştırma” başlığında müzakereler açılıp kapatılmıştır.

2006 yılında ülkemiz hakkında hazırlanan iki önemli rapordan ilki Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’nin katılım sürecinde sağladığı ilerlemeyi değerlendiren Türkiye Raporu’dur. Avrupa Parlamentosunun Hollandalı üyesi Camiel Eurlings tarafından kaleme alınan ve 27 Eylül 2006 tarihinde kabul edilen rapor, siyasi mülahazalarla metne dahil edilmiş ve Türkiye’nin AB’ye katılım süreci ile doğrudan ilgisi olmayan hususlar içermektedir.

AB Komisyonu’nca hazırlanan ve 8 Kasım 2006 tarihinde açıklanan “Türkiye İlerleme Raporu” ise müzakere fasıllarıyla örtüşen alanlarda ortaya çıkan tüm gelişmelerin ele alındığı bir belgedir. Reform sürecine bağlılığımız teyid edilmekte, mevcut mevzuatın birçok alanda AB ile uyumlu olduğuna, ancak uygulamada sorunlarla karşılaşılabildiğine dikkat çekilmektedir.

Komisyon, 8 Kasım 2006 tarihinde AB’nin genişleme konusundaki hedeflerini kapsayan ve ekinde massetme kapasitesi (absorption capacity) konusunda bir raporun yer aldığı Strateji Belgesini de kamuoyuna açıklamıştır. Katılım sürecindeki ülkelere verilmiş bulunan taahhütlere sadık kalınacağı kaydedilen raporda, yeni taahhütler üstlenmek hususunda temkinli davranılacağı ifade edilmektedir.

Komisyonun ülkemizle müzakerelere ilişkin tavsiye kararı 29 Kasım 2006 tarihinde açıklanmış, Ankara Anlaşmasına Ek Protokolü tam olarak uygulamaya koymadığımıza değinilerek, “Kıbrıs Cumhuriyeti’ne, yani Güney Kıbrıs Rum Kesimine yönelik kısıtlamalarımızla ilgili toplam sekiz fasılda müzakerelerin açılmaması önerilmiştir. Bu fasıllar şunlardır: “Malların serbest dolaşımı”, “Yerleşme ve Hizmet Sunumu Serbestisi”, “Mali hizmetler”, Tarım ve Kırsal Kalkınma”, “Balıkçılık”, “Taşımacılık”, “Gümrük birliği”, “Dış ilişkiler”. Diğer fasıllarda ise müzakerelerin açılabileceği belirtilmekte, ancak geçici olarak kapatılabilmesi için yine Türkiye’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti”ne yönelik kısıtlamaları kaldırması koşulu getirilmektedir. Komisyonun tavsiye kararı 11 Aralık 2006 tarihli Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi’nde (GİDİK) karara bağlanmış, 14-15 Aralık 2006 tarihli Zirve’de onaylanmıştır.

Alman Dönem Başkanlığı’nda, 29 Mart 2007 tarihinde yapılan Hükümetlerarası Konferans’ta “İşletme ve Sanayi Politikası”, 26 Haziran 2007 tarihli Hükümetlerarası Konferans’ta da “İstatistik ve Mali Kontrol” faslında müzakerelere başlanmıştır.

24 Ekim 2007 tarihinde Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen Türkiye’ye ilişkin Tavsiye Kararı’nda müzakerelerin “katılım müzakereleri” olduğu teyid edilmekte, önceki raporlarda olduğu gibi siyasi nedenlerle kaleme alınan ifadelerin yanı sıra, PKK terörünün kınanması, bulunduğumuz bölgedeki çok yönlü önemimizin vurgulanması gibi olumlu hususlara yer verilmektedir.

6 Kasım 2007 tarihinde de ülkemizle ilgili 2007 İlerleme Raporu ve Komisyon Genişleme Strateji Belgesi yayınlanmıştır. İlerleme Raporu’nda her yıl olduğu gibi, daha fazla ilerleme sağlanması gereken alanlara ilişkin beklentiler dile getirilmektedir. Genişlemenin genel çerçevesi içinde her aday ülkeyle ilgili önerilerin de yer aldığı, tüm aday ve müzakereci ülkeleri kapsayan ortak belge niteliğindeki Genişleme Strateji Belgesi’nde ülkemize yapılan atıflar keza olumludur.

Bu arada, Birliğe katılım sürecimiz çerçevesinde kendi çalışmalarımız devam etmektedir. Özel Öğretim Kurumları Kanunu, İskan Kanunu ve Askeri Mahkemeler Kanununa ilişkin kanun tasarıları ile taraf olunan bazı uluslararası sözleşmeleri kapsayan 9. Reform Paketinin 12 Nisan 2006 tarihinde Sayın Dışişleri Bakanı tarafından açıklanmış olduğu hatırlanacaktır. Paket kapsamında yer alan, idari yargı, siyasetin finansmanı, Siyasi Etik Komisyonu kurulması gibi konularda ilgili kurumlarımızca çalışmalar sürdürülmektedir.

17 Nisan 2007 tarihinde de Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılım sürecinin yol haritası niteliğindeki “Türkiye’nin AB Müktesebatına Uyum Programı (2007-2013)” başlıklı belge kamuoyuna açıklanmıştır. AB müktesebatına uyum amacıyla çıkartılması gereken mevzuat ile ilgili takvimi içeren program, standartlarımızı her alanda yükseltmeyi öngörmektedir.

Konunun bir de kamuoyu açısından belki daha da büyük önem taşıyan siyasi yönü vardır. Bu çerçevede, öncelikle son dönemin gerek Türkiye, gerek AB açısından getirdiği bazı olumsuzluklara değinmek gerekecektir. Özellikle 2007, AB’nin anayasasının reddinden sonra içine kapanarak bir “düşünme” dönemine girdiği ve genişleme konusunun tabiatıyla gündemin daha alt sıralarına kaydığı bir yıl olmuştur. Bu arada, benzer şekilde Türkiye de arka arkaya geçirdiği iki seçim vesilesiyle iç politikaya yoğunlaşmış, ayrıca artan terör olayları nedeniyle ülke gündeminin üst sıralarına güvenlik konuları egemen olmuştur.

Avrupa Birliğindeki bazı çevrelerde, Türkiye’nin de kendi iç işlerine yoğunlaştığı ve AB’ye karşı ilgide bir azalma olduğu yolunda görüşler dile getirilmektedir. Türk kamuoyunda esasen mevcut, AB’nin Türkiye’ye adil davranmadığı, katılım sürecimizin Kıbrıslı Rumlar tarafından esir alındığı yolundaki olumsuz kanaat de göz önüne alındığında, iyimser olmanın zorlaştığı bir tabloyla karşı karşıya bulunduğumuz düşünülebilir. Nitekim böyle düşünenler vardır.

Bense bu noktada konunun iki ayrı boyutuna değinmek gereğini duyuyorum: Öncelikle Türkiye’nin kendi ihtiyaç ve önceliklerini kapsayan bir “Yol Haritası” mevcuttur. Bu Yol Haritasındaki öncelikleri hayata geçirme yolunda çalışmalarımızı sürdürmekteyiz.

Diğer taraftan, Birliğe katılım sürecimizin sonuçlanmasının uzun bir süre alacağı göz önünde tutulduğunda, gerekli reformları kendi önceliklerimize göre gerçekleştirmenin yadırganacak bir yanı yoktur. Türkiye’nin AB üyeliğine bugün karşı olan bazı liderlerin o tarihte aynı görevlerde olacakları kesin değildir. Halihazırda üyeliğimize kuşku ile yaklaştıkları düşünülen bazı üye ülkeler kamuoyları keza farklı izlenim ve kanaatler geliştirebilecekleri gibi, Türk kamuoyunun konuya ilişkin eğilim ve yaklaşımları da değişiklik gösterebilecektir. Hal böyle olunca, izlenmesi gereken makul yol herhalde, böylesine çok ve birbirinden farklı değişkenlerin etkili olduğu karmaşık bir durumda geleceğe ilişkin olumsuz projeksiyonlar yapmak yerine, önümüzdeki süreci, Türkiye’nin esasen ihtiyaç duyduğu reformları gerçekleştirmek suretiyle, ülke yararına değerlendirmektir.

Soru 2: Komisyonunuzun bundan böyle gerçekleştireceği çalışmalar ve bunlarla ilgili gündem belli midir?

Cevap: Öncelikle, AB katılım öncesi yardımlarından da yararlanmamıza imkan veren iki projemizden söz etmek istiyorum: Bunlardan biri olan TBMM’nin Kurumsal Yapısının Güçlendirilmesi Projesi çerçevesinde parlamentomuzda AB İşleri Biriminin kurulması ve güçlendirilmesi, TBMM personeline ve milletvekillerine Avrupa Birliği ve AB müktesebatı konusunda genel eğitim verilmesi, AB Uyum Komisyonu’nun yasama sürecindeki işlevinin artırılması, yasama faaliyetinin güçlendirilmesi ve sivil toplum örgütleri ile işbirliğinin geliştirilmesi amaçlanmaktadır. Proje 17 Ekim 2007 tarihinde onaylanarak uygulanmasına başlanmıştır. Projenin bir yıl sürmesi öngörülmektedir. İkinci proje, iki yıl süreli, “TBMM, AB Ülkeleri Parlamentoları ve Avrupa Parlamentosu aracılığıyla Türkiye ile AB arasındaki Sivil Toplum Diyaloğunun Geliştirilmesi Projesi”dir. Türk ve AB ülkeleri parlamenterleri ve parlamentolarda temsil edilen siyasi partiler arasındaki temas ve diyaloğu artırarak sivil toplum diyaloğunu güçlendirirken TBMM’nin üyelik müzakerelerindeki rolünü de en üst düzeye çıkartmayı amaçlamaktadır. Proje çerçevesinde çeşitli seminerler ve karşılıklı çalışma ziyaretleri düzenlenmesi, üye ülkeler parlamentolarındaki AB Komisyonlarına stajyer gönderilmesi, TBMM ve AB Uyum Komisyonu çalışmaları hakkında bilgi vermek üzere dergi çıkartılması gibi etkinlikler yer almaktadır.

Temel işlevi “TBMM Başkanlığına sunulan kanun tasarı ve teklifleri ile kanun hükmünde kararnamelerin Avrupa Birliği mevzuatına uygunluğunu inceleyerek ihtisas komisyonlarına görüş sunmak “ olan, tali komisyon niteliğindeki AB Uyum Komisyonunun yasama sürecindeki etkinliğini artırmak amacına yönelik çalışmalarımızın ise özel önem taşıdığı düşüncesindeyim. Halihazırda, genellikle esas komisyonlarca dikkate alınmakla birlikte, amacımız, AB Uyum Komisyonu olarak görüşlerimizin bağlayıcılık taşıması ve görevimizi en sağlıklı şekilde yerine getirebilmemiz bakımından, tabiatıyla yetkinin yanı sıra, personelle donanımımızın sağlanmasıdır.

AB ülkeleri parlamentolarında yer yer değişik isimlerle faaliyet gösteren eşdeğerli komisyonlarla sürdürdüğümüz temaslar keza önem verdiğimiz etkinliklerimiz arasındadır. Karşılıklı ziyaretler bize “notlarımızı karşılaştırma” fırsatı vermektedir. Ayrıca kamuoyunun yönlendirilmesinde rol oynayan medya, akademik ve diğer çevrelere de ulaşma imkanı sağlayabilmektedir.

Soru 3: Son olarak, müzakere sürecinin hızlandırılabilmesi ya da en azından Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin görüşleri doğrultusunda yeni engeller çıkarılmasının önüne geçilmesi için Türkiye olarak neler yapmamız gerektiği konusundaki kişisel görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

Cevap: Müzakere sürecinin hızlandırılabilmesi veya en azından önümüze yeni engeller çıkartılmasının önüne geçilmesi için tarafımızdan yapılabilecekler, esasen ilk soruya verdiğim cevabın içinde vardır. Şöyle ki, nasıl bizim Türkiye olarak kamuoyumuzda AB konusunda farklı izlenim ve kanaat sahipleri mevcutsa, 27 üye ülkeden oluşan hâlihazır AB içinde de Türkiye’nin üyeliği konusunda değişik görüşler olması doğaldır. Üyeliğimiz hakkında tutarlı bir yaklaşım izleyen, desteklerinden yararlandığımız İngiltere, İsveç, Akdeniz ülkelerine mukabil, Avusturya, Hollanda gibi ülkelerin tereddütleri bulunduğunu; Fransa, Almanya gibi ülkelerin ise iktidar değişiklikleri sonrasında farklı tutumlar sergileyebildiklerini biliyoruz. Hatta, bizde olduğu gibi aynı ülkede farklı görüşler – örneğin siyasi partilerce – dile getirilebilmektedir. Bunları demokrasinin gereği olarak görmeli, gereksiz alınganlıklara ve duygusallığa kapılmadan hoşgörüyle karşılamalıyız. Üyelik sürecinin hiçbir ülke için kolay olmadığını, İngiltere, İspanya gibi örnekleriyle aklımızda tutmalı, en önemlisi Türkiye’nin büyüklüğünü, dünyanın en hareketli bölgesindeki hayati konum ve önemini göz önünde bulundurmalıyız. Birliğin büyük üyelerinin başka, orta ve küçük üyelerinin başka mülahazalarla duydukları –gizli veya açık- endişeleri anlamaya çalışmalıyız.

Bu anlayışla, sürecin kesintisiz devam etmesini sağlamak için tarafımızdan yapılması gereken şey, ilgimizi dağıtmadan, kendi çalışmalarımıza yoğunlaşmak, esasen gerçekleştirmek isteyegeldiğimiz reformlarla ilgili gayretlerimizi aksatmadan, inançla sürdürmektir. Bunu yapabildiğimiz, süreci başarıyla sonlandırabildiğimiz takdirde, ortaya çıkacak Türkiye zaten farklı bir ülke olacak ve çok muhtemeldir ki, o zamanın Avrupa’sından, şimdi olduğundan farklı tepkiler alacaktır. Bu sürece, desteklerine mazhar olageldiğimiz ülkelerin de katkıları mümkündür. Örneğin, bazı önde gelen AB üyelerinin Sarkozy’nin tutumunu yumuşatması için çaba harcadıkları, ‘Akil Adamlar’ın olabilecek işlevlerinin sınırlandırılması, görev alanlarının daraltılması yolunda girişimler bulunduğu yolunda işaretler basına yansımaktadır. Bizim kendi yolumuzda ilerlememiz, demokrasimizi zenginleştirmek, toplumumuzun gelişim düzeyi ve refahını artırmak amacıyla reform çalışmalarımızı sürdürmemiz, değişik nedenlerle AB’ne katılımımıza olumlu yaklaşmayan ülke, çevre ve bireylere verilecek en etkili cevap olacaktır.

——————–
———–

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.